Her bireyin belirli özellklerinin olduğu iyi veya kötü , zeki veya aptal , enerjik veya uyuşuk olduğu yönünde yerleşmiş yalnış bir inanç vardır.Gerçek böyle değildir.Her fert az çok iyi,az çok zeki,az çok uyuşuktur.Yoksa falanca filancaya iyi,kötü demek doğru değildir.Bu zemide insanlar ırmaklara benzer.Su her yerde birdir ama özellikleri aktığı yere ve zamana göre değişir.Bazen genişler bazen daralır.Bazen berrak , bazen bulanık akar.Bazen ılık bazen soğuktur.Her insan üzerinde insanlara özgü bütün niteliklerin tohumlarını taşır.Bazen bu tohumlardan falan filan tutar,açılır serpilir ve diğer bir kısmı olduğu yerde örtülü kalır.

Diriliş
Tolstoy

2

Psikiyatri servisinin karşısında ki parkta oturuyorum.Arkamda göğüs hastalıkları binası uzanıyor.Onu bekliyorum.Viziteden çıkmasına henüz bir yarım saat var.Ben ise 2 saattir buradayım.

Buraya ilk geldiğimde , önce İç Hastalıkları ve Merkez Labarutuvarın olduğu binaya girmiştim.Polikinliklerin önünden geçerken boş oturma koltuklarına göz atıp, dermatoloji kliniğinin bekleme odasında kendime bir yer bulmuştum.Belki bir yarım saat sonra buradan kalkıp göz hastalıklarının dışındaki taburelere yasladım sırtımı. Tekrar dışarı çıkmadan önce ise alt kata , tahlil yaptırmak için bekleyenlerin yanına indim bir süreliğine.

Eski bir alışkanlık bu bende . Paşa da yaşarken de gelirdim buraya.İnsanları, yardıma ihtiyacı olan insanları seyrederdim saatlerce. Başlarda hepsinin çok masum olduklarını düşünürdüm,sonraları ise bunun mümkün olamayacağını aklıma kazıdım.Kendimce insanımızın kodlarını çözmeye koyulduğum anlar oldu.Öyle geçici bir şeyde değildi . Başarabileceğimi inanıyordum.İsmail Cem'den , Doğan Avcıoğlun'dan heves aldım.Alev Alatlı'nın işaretiyle Cemil Meriç'i ciddiyetle okudum ve yazdıklarının "boş" olduğuna karar verdim.

Sonunda yine kendi başıma kaldığım bir anda devlet hastanelerinin bahçesinde , bekleme salonlarında ya da hasta odalarında ilk dikkatimi çeken şeyin ne olduğunu fark ettim . “Yokluk”. Varsa yoksa "yokluk" göze çarpıyordu oralarda.

O yokluk insanları uçuruma sürüklüyor, tabiatlarında ki zehiri ortaya kolayca saçıyordu.O yokluk bir çoğunun onurunu ayaklar altına alıyor,hak etmedikleri davranışlara maruz kalmalarını neden oluyordu.O yokluk bu insanlara boş vermişliğe ve umutsuzluğa gebe ediyor , onları sisteme midesinden bağlıyordu.

Gelmesine az bir zaman var . Posta kutuma düşen mektubunu tekrar düşünüyorum.“Eve döndüğünde buluşalım “ . 5 yıl sonra ve ilk defa . Aklımda çoktan unuttuğum , ya da unuttuğumu sandığım şeyler var . Geride kaldığını düşündüğüm , ve benim için önemi yitiren,devam eden hayatımda artık bir yer işgal etmeyen şeyler . Peki burada napıyorum ben ? Geçen haftadan beri beni heyecanlandıran neydi ? O telefon konuşmaları ? "Ben de seni özledim bebeem" demeler.Boş bir heves .Buraya gelene kadar fark etmediğim boş bir heves.

Yerimden kalkıyorum ve Yusufpaşaya doğru yürümeye başlıyorum. İçimde beni kesin anlar umudu var . Bu yüzden telefonumu kapatıyorum . Laleliye varana kadar berbat bir suçluluk duygusu benliğimi sarıyor.Hislerimi hafiletmek için ara sokaklara dalıyorum.Beyazıt'a ulaşana kadar üzerime hafif bir rahatlama geliyor , ama yeterli değil . Sonra bir an aklıma bana şimdiye kadar “sen adam olmayacaksın” diyenlerin boğazını sıkabileceğim fikri geliyor. O nasıl bir ferahlıktır öyle . Hemen Sultanahmette ki bir çay ocağına oturuyorum ve not defterimi çıkarıp bir liste yapmaya başlıyorum . Başlık "götoşlar" ...

Temmuz 2010
İstanbul

Der Schwarze Obelisk*

Neyin doğru neyin yanlış olduğunu sadece tanrı bilebilir. Ama oda tanrı ise zaten yanlış doğru diye bir şey yok demektir. Tanrı her şeydir ve her şeyde tanrıdır. Onun dışında olabilecek bir şey var olabilmiş olsa idi,ancak bu yanlış olabilirdi. Fakat tanrının dışında ya da karşısında bir şey var olabiliyorsa,o zaman tanrıda sınırları belirtilmiş bir tanrı olurdu.Sınırlandırılmış bir tanrı ise artık bir tanrı değildir.Öyleyse ya her şey doğrudur ya da tanrı yoktur.

Remarque

Okuma Üzerine


"Okunacak ne kadar çok şey var."

Herhalde bu sözleri zaman zaman okuma eylemini hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirenler kendilerine tekrarlar.

Okul zamanı ders yoğunluğunu bahane ederek çoğu zaman ertelediğim Türkçe

okumalara, geç de olsa tatilimin başlamasıyla tekrar geri döndüm.Belli bir hedefi olmadan ve önceliği en çok merak ettiklerime vererek başlayan bu süreç , eve gelişimin 2.haftasıyla birlikte daha önce sipariş ettiğim kitapların bitmesiyle yine bilindik bir çıkmaza girdi.

Bundan sonraki soru, acaba bir önceki okuduğum kitaplardan öğrendiğim ve merak ettiğim yazarların kitaplarıyla mı devam edeceğim? Yoksa sırayı bu sefer tamamıyla kütüphanemde bekleyen sayıları artık 50 leri bulan daha önce bir hevesle alıp sonra sıra gelmediği, için okunmadan kalan kitaplara mı vereceğim?

Ve ya ; yukarıda yazdıklarımı bir kenara bırakıp-süper olan almancamın sadece iyi düzeye inmemesi için !!! almanca roman okumaya mı geri mi döneyim?


gut besser Gösser

Böyle durumlarda şimdiye değin ben üçünü de yaptım. Hem yeni kitaplar aldım, hem kütüphanemde bekleyenlerin bir kısmını devirdim, hem de araya bir kaç almanca roman sıkıştırdım.

Peki, sonuç ne oldu?

Hiç bir zaman tam olarak bitmeyecek tatminsiz bir ruh halinin elde edilmesinden fazlası değil.


Sanırım okuma eylemini heyecanlı ve sonsuz kılanda bu işte.



3

Kendi kendime planlar yapıyorum.Farkettim ki, ne kadar çok planım varsa o kadar çok boş oturuyorum.Boş oturduğum zamanlar da ise yeni planlar yapıyorum.Planlarım birikiyor. Ama icraat çok yavaş.(oysa ; "alles ist Vormachen" ) Bir bakıma Türkiye gibi aslında. Nasıl orada yıkama yağlama olmadan her şey çok yavaş ilerliyorsa , ohne ordentlichen Geschlechtsverkehr lauft alles bei mir auch langsam.



Bölüm-7 (Eylem Planı)

Aşağı yukarı 1 yıl kadar önceydi.Henüz konuşamadığı zannediliyordu.Oysa doğduğu andan itibaren, üzerine düşünülmemiş ,dürüstçe hesaplaşma konusu yapılmamış bir “Ben” in toplumsallığının bir yanılmasının ötesine geçemiyeceğini fark ettiğinden ; çoktan kendi yaşamı karşısında seyirci konumuna geçmiş-iki yaşına kadar yani doğru düzgün yürüyüp konuşabileceği yaşa kadar, her gün neredeyse yeniden bütün kökleşmiş duygularını bazen bakıcısının bazen ise annesinin gözetiminde bebek arabasıyla yapılan park gezilerin de tekrar tekrar deneme fırsatı bulmuştu.

Onlardan farklı olduğunu anlamasına doğuştan aklına yerleşmiş olan değerler yardım etmişti.Ailesine göre “okuyup adam olma” ‘nın , sadece bir diploma sahibi olmaktan ibaret olduğunu anladığın da , onlar için içinde beslediği son umut tanelerini de kaybetmişti. Ne şimdi ne de sonrası için ailesi ile pek de paylaşabileceği bir şey olmadığını henüz yaşama adım attığı ilk yıllarda keşfetmiş olması,önceleri iki yaşın verdiği duygusallıktan biraz ağırına gitsede,sonraları ileride de kendi kendine sık sık tekrarlıyacağı şu sözleri ; ”bir ideale bağlı kalmak hiçbir sebeple ondan fedakarlık etmemektir” etmiş ve işlerine geri kaldığı yerden yenilenen motivasyonu ile devam etmişti.

Ailesi tabi ki onun aklından neler geçtiğinin farkında değildi.Günlük yaşamın olanca rutinine kaptırdıkları hayatlarında kendileri dışında gelişen yaşamlara bir sıkımlık tıraş köpüğü kadar değer verdikleri için ne onun konuşmamasının bilinçli bir tercih olduğunu anlayabiliyorlar , ne de kafasın da yavaş yavaş oluşmaya başlayan eylem planlarının farkına varabiliyorlardı.

Şimdiye dek onu küçük şehirlerinde neredeyse bütün çocuk doktorlarına götürmüşlerdi.Her defasında yapılan sıradan tetkikler sonrasında doktorların vardığı sonuç da hemen hemen bir birinin aynısı idi.

”Fiziksel bir sorunu yok siz en iyisi onu bir psikiyatrisi götürün” .

Onun dışında evde herkes bu durumdan endişe ediyordu.Bir yandan nineleri söz birliği etmişçesine “bir hocaya okutalım-bak görürsün bişeyciği kalıyor mu” derlerken, babası herkesin içinde, (bazen yanın da oğlu bile varken ) ciddi ciddi oğlunun aslında geri zekalı olabileceği konusunda endişelerini dile getiriyordu.

Annesinin akşamları yatmadan önce getirdiği bir bardak ılık sütü içerken ona nasıl acıklı bir şekilde baktığı bugün bile hatırlıyordu.Kimi zamanlar göz yaşlarını tutamadığını ve bir şeyler demeden odadan koşarcasına çıktığı anları gözünün önünde canlanıveriyor,bazen de aklından yavşak kocasının dediklerine inanıyor mu acaba diye geçirmeden edemiyordu.

İşte yine böyle akşamların birinde annesinin evde olmadığı bir sırada (hastalanan görümcesine yengesiyle beraber bakmaya gitmişti ) yatmadan önce içtiği ılık sütü hazırlamak bu sefer babasına kalmıştı…

Müziğin Budalası

1972'de Çek pop müzik şarkıcısı Karel Gott daha çok para kazanmak için gittiğinde Husak korkmuştu.Frankfurt'a ona hemen kişisel bir mektup gönderdi.Bu mektupda yazdıklarını hiç bir şey uydurmadan satır satır aktarıyorum.

"Azil Karel size darılmış değiliz,dönün rica ediyorum.Sizin için ne isterseniz yapacağız.Size yardım edeceğiz.Siz de bize yardım edeceksiniz."

Bir an şunu düşünün Husak gözünü bile kırpmadan doktorların,gök bilimcilerin,sporcuların,sahneye koyucuların,kameramanların,işçilerin mühendislerin,mimarların,tarihçilerin,gazetecilerin,yazarların,ressamların yabancı ülkelere sığınmalarına izin vermişti.Ama Karel Gott'un ülkeyi terketmesi fikrine katlanamıyordu.Çünkü Karel Gott belleği olmayan bir müziği temsil ediyordu,bu müzik Beethoven ile Ellington'un kemiklerini ve Palestrina ile Schanberg'in artıklarını örtmektedir.

Unutuşun başkanı ile müziğin budalası birbirlerine eşlik ediyorlar.Aynı eseri yaratmak için birlikte çalışıyorlar."Biz size yardım ederiz,siz bize yardım edersiniz" Birbirlerinden vazgeçemiyorlardı.

Gülümseyişin ve Unutuşun Kitabı
Milan Kundera

Göreceli Faşizm

Kaldığınız yurdun mutfağında yemeğinizi hazırladığınız bir sırada birisi ile tanışıyorsunuz.Adının “A” olduğunu ve İran dan geldiğini annesi Azeri olduğu için Türkçe konuşabildiğini bir çırpıda açıklayan bu adamla koyu bir muhabbete başlamanız pek de zaman almıyor.Konuşmanız bittiğinde tekrar buluşmak için sözleşiyorsunuz.Bir sonraki sefere eliniz boş gitmiyorsunuz mutfağa.İçten bir karşılık verme durumu söz konusu, o sizin için kahve yapıyor siz ona sigaranızdan ikram ediyorsunuz.Aynı katta oturduğunuz için ara sıra koridorda da karşılaşıyorsunuz onunla,hal hatır ediyorsunuz ve bu böyle devam ediyor.

Sonra başka bir İranlı ile karşılıyorsunuz,yakın bir arkadaşınızın bitirme projesini hazırladığı ofis de çalışıyor.Siz dışında herkesle (Avusturyalılar) samimi olmak için kıçını yırttığını ama size karşı hep mesafeli davrandığını gözlemliyorsunuz.Avrupa şampiyonası maçlarında önce yanağına Avusturya bayrağı çizdirdiğini ,Türkiye-Almanya maçı sırasında ise yanağında Almanya bayrağını görüyorsunuz.Dahası Almanya gol atınca onlardan biriymişçesine seviniyor.Anlam veremiyorsanız çünkü sizin en yakın arkadaşınız bir alman ve o bile onun kadar sevinmiyor.Bu elemanın adı aslında “B” olsa da sırf illa kendinizi ona bir kulp takmaya zorladığınızdan olsa gerek,tipini biraz “inek şaban” benzetip,bundan sonra onun için bu adı kullanmaya başlıyorsunuz.


Komşuluk


Yeni taşındığınız yurdunuz da bir komşunuz var ve adı “T”,her akşam yüksek sesle tv izliyor.Ona çalıştığınızı” söyleseniz de sadece o akşam için sesi azaltıyor, ertesi akşam ise yine yüksek sesle tv izlemeye geri dönüyor.Bazen de kendisi mutfaktayken kapısını açtığı odasından bütün koridora yayın yapıyor.Sonra bir an geliyor ve arkadaşlarınızla bu eleman hakkında konuşurken adı değişiyor siz farkında olmadan artık ondan, ‘bulgar piçi’ diye bahsediyorsunuz.

Ya da bir arkadaşınızın Çinli bir komşusu var,anlattığı üzere çok pasaklı bir adam.Onun ismini bilmiyorsunuz çünkü arkadaşınız ondan ve sanki bütün diğer çinlilerden “..koduğumunun Çinlisi” diye bahsediyor.Belki başka Çinli tanımasanız aklınızda bu örnekten hareketle bütün Çinlilerin pis oldukları kalabilir.Oysa eski kaldığım yurttaki Çinli komşum Lee hiç öyle birisi değil di,ve üstelik halen daha Micha ile birlikte benim en iyi dostum olur.

Some of the austrians are friendly some of them not-but of course,we are all chosen

Döner-Kebap


Bir dönerciye gidiyorsunuz.Öğrenci olduğunuz için size 30 cent indirim yapıyor Sonra birisi size onun Konya’nın Kürtlerinden olduğunu söylüyor üzerine birkaç şey daha ekliyor.Ama siz bunlara kulak asmıyorsunuz,çünkü hikayesini çoktan ondan dinlemişsiniz.Her biri iyi birer okulda çocukları ile tanışmışsınız ve bazen o dükkanında olmadığı zamanlarda eşinden de aynı indirimi almışsınız.O sizin aklınızda kim nederse desin artık Abdullah Ağabey olarak kalıyor.

Derbi Heyecanı


Memleket hasretiniz depreşiyor.Derbi maçı izlemek için yanıp tutuşuyorsunuz.Gidebileceğiniz yerin tek bir kahve olduğunu ve oralıların pkk sempatizanları tarafından işletildiğinizi duyuyorsunuz.Bunu size söyleyen orada hiç bulunmamış olsa da kendinden emin bir ifade ile size "oranın bir Türk için tehlikeli olabileceğini söylüyor”.İçinizden ”kendi gözümle görmeden inanmam” derken dışarıdan ona neye dikkat edeceğinizi bilmeden “peki dikkatli olmaya çalışırım” diye cevap veriyorsunuz ve kahveye gidiyorsunuz.Maç başlıyor-bitiyor.Olağan dışı tek bir şey yok. Sonra size söylenenler aklınıza geliyor, ve siz bu söylenenlere her ne kadar artık bir anlam veremeseniz de kimden ve neden şüphe ettiğinizi bilmeden eve doğru yürürken bir şeylerden şüphe etmeye devam ediyorsunuz.

Son


İnsanlar arasında derinleşen bir iyi niyet kaybı söz konusu.(Bunun için isterseniz vahşi kapitalist sistemi suçlayıp John Perkins ile içinizi rahatlatın, Popper’in açık toplum önerilerini, Keynes modern iktisat kavramının,IMF ve Dünya Bankasına bakış açılarının yanlış anlaşıldığına inanıp,Soros’un aslında doğru bir adam olabileceği konusunda içinizde garip hisler uyansın veya biraz daha keskin davranıp yukarıdakilerin hiçbirini sınamadan çöpe atıp umudunuzu modern Marksiszm içerisinde aramaya koyulun ve Foucault okuyun-sonuncuyu gerçekleştirmek için ya doğuştan ya da sonradan zengin olmanız veyahut çok fakir doğup ermişlerlerden birinin size vakit ayırıp kütüphanenin yolunu göstermesi ve sizi orada sosyalizm bilincine varana kadar kilitli tutması gerekiyor)Bu yüzden aslında bir az daha çoğaltabileceğim bu örnekleri burada kesiyorum.Çünkü bir anlamı yok. Karşılaştığım bu durumları belli bir mantık çerçevesine oturtmanın bir anlam ifade etmeyeceğini çoktan kavradım.Kısaca “bunlar hayatın içinde olan şeyler, ister kanıksayın ister kafanızı takın,her şey her zaman sizin istediğiniz gibi olamaz” diye kabullendim.Biraz talihiniz varsa mümkün olan en az hasarla bunların içlerinden sıyrılmanız mümkün.Siz kendinizi bilmeyi ve kendiniz gibi olmayı başarın yeter.Ondan iyisi yok.

5


Dün otobüsle eve dönerken Çağlar tuttuğumuz balıkları aslında satabileceğimizi söyledi.Ben bunu daha önce hiç düşünmemiştim.Ama aklıma çabuk yattı ve kabul ettim. Çünkü çoktandır bizim evde taze de olsa artık kimse istavrit yemek istemiyor.

Biz ikimiz her gün Sarayburnun da balık avlıyoruz.Sabah 8 de buluşup akşam 7 ye kadar orada kalıyoruz.Benim bazen geç kaldığımda olur.Çoğunlukla Gülhane Parkı'nın içinden geçerek geldiğim için
ağaçlara , böceklere , kuşlara bakar dururum öylesine.

Çağlar benim geç kaldığıma kızmaz hiç.O hep dakik ve benden önce gelir.Bazen onun akşam ayrılırken , beni gözden kaybettikten sonra oraya geri döndüğünü düşünürüm. Bu yılın başında hazırlık sınıfında tanıştık.Yakın arkadaş olmamız uzun sürmedi.Eylül'ün ortasına kadar da beraberiz daha , sonra o Tuzla'ya ben ise Maslağa gidiyorum.

Bu sabah oltamın yanında bir kova ve kovanın içinde de naylon poşetler getirdim . Çağlar ise kova+poşetler ile birlikte bir de tas getirmiş.Böylece tuttuğumuz balıklardan canlı olanları tasa koyup tazeliklerini sergileyebileceğimizi düşünmüş.Elemanın ticari zekası var . Benim ise bir kaykayım ve karizmam var.

İyi bir gündü ve biz elimizde ki kovaları doldurduktan sonra , saat 7'ye doğru Harem iskelesinin yanına gittik.Sıraya giren arabalardan isteyenlere torbasını 5 milyondan balık sattık.Pazarlık yapmaya çalışanlara da yüz vermedik.Özellikle ben vermedim.Tok satıcı havası yarattım.Ağzımda sigaramla önümden geçen arabalara poz yaptım.

Saat 9'a doğru son kalan biraz balık ve bir küçükle Çapaya bir arkadaşımın evine gittik.Biraz takıldık.12 ye doğru Çağlar son otobüslerden biriyle eve döndü.Dönmeden önce yarın için balıkları Galata köprüsünün altında ki lokantalara satmaya karar verdik. Belki elimizi daha fazla para geçer , belkide geçmez.Umurumda değil.Ben nasılsa yarın evde değilim.

Ağustos 2003

Bölüm-6

Arka arkaya içtiği 7 kadeh rakının etkisiyle gevşemişti.Bu yüzden az önce doldurmuş olduğu 8. kadehe henüz dokunmamıştı, Elini çenesinin altına koymuş,gözlerini hafifçe kısmış oturuyordu.Dışarıdan bakan birisinin kolaylıkla “dalmış” diyebileceği bir hali vardı.Oysa o an için düşündüğü hiçbir şey yoktu.

Gözlerini sonuna kadar açtı,derince bir nefes aldı,tekrar kapadı,nefesini tuttu ve içinden 31 e kadar saymaya başladı.31 e gelince bıraktı.Hafifçe esnedi,esnerken eliyle ağzını kapatmayı unutmadı.Elini çektiğinde avucunun içindeki salyaları gördü,yarı açık ağzıyla (bu sırada gözleri tam açıktı) söylendi, ve elini pantolonun üstüne sürerek temizledi.

Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi ama bir an için kulağı radyodan gelen seslere takıldı.Yabancısı olmadığı tınılardı bunlar.Kim söylüyor acaba diye düşünürken Ümit Besen’in davudi sesi geldi kulağına.Ümit onun en sevdiği sanatçıydı.Bütün kasetlerini daha çıktığı ilk gün almış ve çoktan Ümit Besen Fan Club’e üye olmuştu.Gazeteler de çıkan bir çok röportajını okuduktan sonra onunla arasında pek çok ortak noktanın olduğunu fark ettiğinde,bunları bir liste haline getirip çalışma masasının karşısındaki duvara tam da “you should be working” yazısının yanına Ümit’in bir adet vesikalık fotoğrafıyla beraber yapıştırmıştı.Canı bir şeylere sıkıldığında,üzüldüğünde uzun uzun bu resme bakar derin düşüncelere dalardı.Hayallerinde bir gün onunla düet yapmak vardı.Bu yüzden geceleri herkes uyurken o casio orguyla besteler yapar, rüyasında da bir gün bu besteleri Ümitle beraber okuduğunu görürdü.

Gözlerin içi gülüyordu şarkıyı dinlerken,rakısına uzandı küçük bir yudum aldı,sevinçle ellerini çırptı ağzını şapırdattı.Sonrada radyonun sesini biraz daha açmak gerektiğini düşündü.

Radyo’nun olduğu tarafa doğrudan keskin bir bakış attığı sırada aralarında ki yürüyüş mesafesini göz kararıyla ölçüyordu. Mutfak tezgahının üzerinde duran radyoya ulaşmak için tabureye çıkması gerektiğini farkettiğinde ise,yürüme mesafesini taburenin yüksekliğine kafasından itare edip elde ettiği sonucun delegasyonunu incelemeye çoktan başlamıştı.Sonuçların lehine olmadığını farkettiğinde,"bugün kimse benim moralimi bir kez daha bozamıyacak" dedi.Tekrar büyük bir mücadelenin tam ortasında olduğunu hissetmişti.Bir yandan kendini olumlu düşünmeye zorlarken diğer yandan eğer tabureye çıkarsa,“bu kafayla” oradan düşmenin yüksek bir olasılık içerdiği gerçeğini reddemiyordu.

Yine gerilmişti,çünkü aleyhine olan işlerden nefret ederdi.Ama bir günde de 2 defa kafa üstü düşmeyi göze alamazdı.Makul olması gerektiğinin farkındaydı fakat acelede etmeliydi,şarkı bitte bitecekti.Bu yüzden tartışmaya açık düşüncelerinden sadece bir tanesini hayatında ilk defa aklın süzgecinden geçirmeden,(ki bu deneyimin sonradan onu sürrealizme yönlendirdiğine inanırdı) yerinden kalktı ve radyoya doğru yürümeye başladı.Taburenin önüne geldi.Üstüne çıktı.

Ve….

Nu-Metalin Yeni İlahlari



22 Jänner 2006

Radiance'dan inciler

nu metalin yeni ilahlari vol2


tarihin tozlu sayfalarindaki vol 1 nerde ben de bilmiom. pc nin ucra koselerinde kalmis olmalı. velhasıl vol 2 icin yapilan çekimlerde itiraf etmeliyim ki oldukça zor anlar yaşandı. hırçın gençler zaman zaman fotoğrafçıya saldırıp ışıkçıyı hırpalarken, belirli periyodlarda etraftaki çöp kutularını tekmelediler. soldan sağa doğru şu şekilde sıralanıyor karakterler:
kardinal emre, valentino ulvi, hisli erhan.



ONLAR İLLEGAL YAŞANTILARIN SINIRLARINDA DOLAŞAN,VAROLUŞLARINDA Kİ REDDEDİLİŞİ HİÇ İNKAR ETMEYEN BİR GRUPTU

ÖYKÜLERİ KISA ve ACISIZ OLDU

Der Himmel ist blau



Dışarıda ılık bir hava var,sonbahar- Roma da ise henüz ilkbahar.

Geldiğimin ilk günü kendime lengeli fötr bir şapka alıyorum.Satıcı yaşımı merak ediyor,biraz sıkılarak 25 ve 55 diyorum,bana gülümsüyor bende ona.

Yakınlarda ki bir sahaf ın önünde duruyorum.Dışarıya koymuş olduğu kitapların yanına yaklaşıyorum.Biraz sonra yanımıza birisi geliyor,italyanca konuşuyor,arkadaşım “senin şapkanı beğendi” diyor.“Lehçe den böyle mi çevirdin" diyorum ona , gülüşüyoruz.

Biz kıkırdarken yanımıza yaklaşan bayanın düzgün bir almanca ile nereden gediğimizi sorduğunu işitiyorum – cevaplıyoruz, ve kısa sürede ayak üstü bir sohbete başlıyoruz.Bizi dükkanına kahve içmeye davet ediyor,ben hemen kabul ediyorum.Bir süre oturuyoruz, edebiyat ve Milanolu Pippa ’dan bahsediyoruz.

İtalya da yağmurların ferahlatıcı bir havası var, kısa sürüyor,bunu biliyorum daha önce geldiğimde de farklı değildi.

Yağmurun hemen sonrası açan güneşle birlikte ortaya çıkan gökkuşağı….

Alle Luft ist einzigartig

Man nennt diese Wirkung verursachen, die aus der Mischung der Schein der Sonne und der Leiden der Seele : "die Gefühle in den einzelnen Wolken". Die Luft, aus der Energie der Seele eindringt und die Sonne hat einen großen Einfluss auf die Geschichte der einzelnen Person.

Derin derin nefes almak istiyorum.

Der Himmel ist blau und der Rest deines Lebens liegt vor dir.Vielleicht wär es schlau,dich ein letztes Mal umzusehn.

Yanımdan vızır vızır arabalar geçiyor,eksozlardan çıkan dumanlar havanın karbondioksit oranında bir değişiklik yapmasa da , Selbst wenn man etwa 78% diazote Volumen, etwa 21% Disauerstoff Volumen von rund 1% und Gas wie die Edelgase (hauptsächlich Argon)- motorlardan çıkan sesler kimi hassas ruhları sarsacak nitelikte.

Trafik lambalarının yanında Godot’u beklerken , ışıklarda durmamak için kimi arabaların hızlandığını fark ediyorum. Başarılı olabilenlerin sevinçlerini yüreğimde yaşıyorum.(arabalarını büyük bir hırsla süren bu insanlar dünyanın yükünü omuzlarında taşıdığına inaniyorum ben)

Karşıya geçme sırası bana geldiğinde içim burkuluyor.Bekleyen arabalarda ki hüzünlü yüzleri görmemek için başımı öne eğerek yürüyorum.Her adımım bana ayrı bir ızdırap veriyor.Yol hiç bitmeyecekmiş geliyor,karşıya geçmeyi başardığımda derin bir nefes alıyorum.Alnımda biriken terleri mendilimle siliyorum.”Bitti “ diyorum.

Bir başka trafik lambasının yanında beklemeye niyetim yok.Binince defa haritamı açıyorum.Pipomu yakıyorum bir yandan alternatif yollar üzerinde dururken diğer yandan çevreye doğal pozlar veriyorum.

Yola koyulma zamanı geliyor.Yaptığım bütün hesaplara rağmen en azından bir kez daha anayollardan birine girmek ve karşıdan karşıya geçmek zorundayız.İçimden “olsun “ diyorum.”Daha pek çok caddeler,sokaklar,parklar,kaleler,kuleler göreceğim.Beni tanımayan binlerce insanın yanından sessizce süzüleceğim”,"ben bir kelebeğim aslında" diye kendimi telkin ediyorum. Jeder Schein der Sonne fällt unterschiedlich auf jedem Winkel,der Erde schaffen Licht und Schatten auf die Bäume, Straßen, Gebäude, Autos und Menschen verlieben und leiden.

Tekrar ana yola çıktığımız da akşam oluyor.Şehrin ışıkları çoktan yanmış.

Bekliyorum ışıkların yanında,arabalar duruyor,bu sefer tüm cesaretimi toparlayıp yol boyunca arabaların durduğu yere doğru bakıyorum,yanan farlar gözümü alıyor,bu yüzden içeride oturanların yüzlerini seçemiyorum.


Tuhaf bir şey oluyor.Işıkta bekleyen arabaların yanında aniden ilk vespa beliriyor,sonra bir ikincisi ve bir tane daha,nereden çıktıklarını önce anlamıyorum.Sayıları giderek artıyor ,pike yapan stukalar gibi sesler çıkarıyorlar,sürücülerden önce taktıkları kasketler dikkatimi çekiyor,”Rayban sponsorluğunda bende bunlardan bir tane edinmeliyim” diye düşünüyorum.Vespam’ın olup olmamasının gözümde şu an için bir önemi yok .Çok geçmeden bu kasketler altındaki genç yüzleri seçiyorum.Nasıl da umut dolu bakıyorlar. Hevesliler,heyecanlılar.”İşte benim aradığım bu “diyorum .

Arkama bakmadan yürüyorum,geride bıraktığım , unutamadığım ama hatırlamadığım binlerce şey,yüzümden düşüremediğim tebessüm, zigzaklarçiziyorumkaldırımlarınüstündehızlanmadanyavaşça… -es gibt wenige Personen,wer die Augen schließen und sich vorstellen, dass unter einem Dach sich führen, mögen der Himmel klar und dunkel, die, abhängig von…

Die Welt gehört dir: Was wirst du mit ihr machen?,und der Himmel ist noch blau blau blau...

*italikler "Luft bluten" dan

Kendi Yaşamının Seyircisi Olabilmek *

Herhalde şimdiye kadar birkaç yerde okumuşumdur : “İnsan aynı zamanda toplumsal bir varlıktır “

Şu ‘aynı zamanda’yı özellikle italik yazdım,çünkü sanırım insan,sürüleşmenin bir noktasından öteye geçtiğinde ‘aynı zamanda’ bölümünü gittikçe daha çok unutuyor.Günlük yaşamın sıradanlığı içerisinde artık erimeye yüz tuttuğunda,bu kez fazlasıyla toplumsallaşıp ‘aynı zamanda’ bir başka şey, üstelik çok önemli bir şey, yani kendisi olduğunu,olması gerektiğini göz ardı etmeye başlıyor.

Böyle bir göz ardı etme eyleminin tek sonucu ise,günü geldiğinde , gereksinim duyduğunda,insanın iç dünyasında sadece uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaşması. Montaigne’in deyişiyle ‘ kendi iç kalelerini kuramayanlar’ , günün birinde o iç dünyada sığınacak bir yer, bir güç kaynağı bulamaz oluyorlar.

Bu nedenle , kendi yaşamının da seyircisi olabilmek ve bunun için olabildiğince sık fırsat yaratmak,bana göre yaşamda olup bitenleri bilgece bir tutumlu karşılayabilmenin önkoşulu.
Çünkü ancak bu koşulu yerine getirebildiği takdirdedir ki insan, ‘ aynı zamanda bir toplumsal varlık’ olmanın gerçek anlamını kavrayabiliyor : Gerçek anlamda toplumsallaşmanın en sağlıklı yolu da , yaşamını aynı zamanda bir olarak kurgulayabilmekten geçiyor.

Üzerine düşünülmemiş, dürüstçe hesaplaşma konusu yapılmamış bir Ben ‘in toplumsallığı ,bir yanılsama olmanın ötesine geçemez.

Akla gelebilecek her şeye seyirci olmayı doğal karşılamak ama kendi yaşamımızın seyircisi olmayı genellikle hiç düşünmemek ; büyük bir olasılıkla , zaten o yaşamın içinde olunduğu düşüncesinden kaynaklanan bir tavır.Ne var ki bu, sahnedekilerin elbette sahneyi bir bütün olarak görememelerinden farksız bir durum. Oysa bunu yerine yapılması gereken ,insan kendisini zaman zaman yaşamının sınır boylarına çekmesi , olup bitenleri , bitmekte olanları hiçbiriyle özdeşleşmeksizin bir süre izlemesi.

Kendi yaşamı karşısında seyirci konumunu almak, insana her şeyden önce tüm yerleşik yargılarını, kökleşmiş düşüncelerini yeniden sınama fırsatını verir. Bu konumun ardından, bazı doğru sanılanların yanlış, bazı yanlışların da aslında doğru olduğu sonucuna varılabilir.
Değenler ve değmeyenler üzerine daha sağlıklı düşünülebilir.Ve belki de hepsinden önemlisi, güncelliğini ve önemini hiç yitirmeyecek bir konuya, yaşamın anlamına ilişkin olarak daha somut bakış açılarına ulaşılabilir.

Yaşamın anlamına gelince, kanımca bu konu ne fazla büyütülmeli ne de yaşamla bağlantısını kesecek ölçüde soyutlaştırılmalı.Bu bağlamda bilinmesi en önemli olan gerçek şu bence : Yaşamın genel anlamı diye bir şey yoktur, her yaşamın kendine özgü bir anlamı vardır ve o yaşamın sahibinin insan ve birey olmak adına asıl yapması gereken, yaşamın anlamını kendisiyle ilintisiz soyut düzlemlere sürüklemek değil,fakat kendine düzenleyebileceği yolculuklar aracılığıyla kendi yaşamının anlamına varabilmektir.

Kendi yaşamının yalnız yaşayanı değil, seyircisi de olabilmek , işte bunun için çok gerekli.

Bunu , son günlerde ben de yaptım.Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde.Aslında yapmadım fakat yapmaya zorlandım.Çünkü o saatleri dile getirdiğim yazımın hemen ardından, kendimi bir sevgi selinin içinde buldum.Tanıdıklarımdan ama pek çoğu da tanımadığım okurlarımdan oluk gibi akan sevgi mesajlarından oluşma bir sel. (Tanıdıklarımın bazılarına gelince, aksilik bu ya tam da o hafta yazımı okumayı kaçırmışlar!!!)

Bu selin gücüyle kıyıya itildim ve oradan yaşamımı seyre daldım

Ve aradan bir süre geçtikten sonra , şöyle demekte olduğumu fark ettim : Bir kez daha yaşamak elimde olsaydı eğer , noktasına virgülüne dokunmadan yine böyle yaşamayı seçerdim.

Ahmet CEMAL

Hayat

















Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşcesine

N.HİKMET


oder

Man müßte Rentier sein und dann ganz allein in einem Walde wohnen können.

Paul Bäumer

Firenze

















Foto von Yeliz

Bölüm-5

Konuşmaya başlayalı 1,kızların pipisinin olmadığını fark edeli sadece 3 sene olmuştu. Henüz 5 yaşındaydı,ve İsviçre diyemiyordu,ama bir oturuşta bir büyüğü bitirebiliyordu.

Mutfakta oturmuş,son bir saattir kendi için hazırladığı rakı masasında piizleniyordu.Bardağında son bir yudumluk rakı kalmıştı.Onu içti,bardağını sertçe masanın üstüne vurdu.”Bu yedinciydi a.k” dedi.

İçmesi boşuna değildi.Çünkü,1 saat önce yaşadıklarını bir türlü aklından çıkaramıyordu.Tekrar hatırlamak istemediği şeyler bozuk plak gibi kafasının içinde dönüp duruyordu.Olaylar karşısında şaşkına dönmüştü,direnme gücünü kaybettiğini hissetmişti,dünyayı kaderine terk edip kendi içine kapanmış son dönem Osmanlısının
100 yıl sonra bugün,bu masada daha iyi anlayabildiğini düşündü.Sekizinci kadehi doldururken burada niye oturduğu gözündü tekrar canlanıverdi.

Bu öğleden sonra,birkaç hafta önce siparişini verdiği Dostoyevski kitaplarının kargodan gelmesine çok sevinmişti.Paketi eline alıp bir hışımla odasına koşmuş,kapıyı kapatıp ,yırtarcasına açmıştı.Kitapları eline almış tek tek kapaklarına bakmış,hafifçe onları koklamış.Kağıt kokusuyla ciğerlerini doldurmuştu.Çok geçmeden okumaya başlamalıyım diye düşündü,ve “Budala” dan başladı.Önceleri sayfaları büyük bir heyecanla geçmiş fakat zamanla yavaşlamaya başlamıştı.Çeviriyle ilgili sorunları daha ilk sayfalarda hissetse de bunun üzerinde pek fazla durmamış ama ilerleyen sayfalarda daha göze batan hatalarla karşılaştıkça bu hoşnutsuzluğu bir kırgınlığa dönüşmeye başlamıştı.Bir yerlerde durmak gerektiğini zorlada olsa kabul etmiş ama bu arada kitabın neredeyse yarısına gelmişti.Aklına çevirene bir mektup yazmak gerektiği geldi.Kısaca,bir daha böyle hatalar yapmaması konusunda onu uyaracak aksi halde bu işlerin ona göre olmadığını ve bırakması gerektiğini nazikçe ona tavsiye edecekti.

Çalışma masasının çekmecesini açıp beyaz bir dosya aldı,kalemliğinden kurşun kalemine ve silgisine uzandı.Yazmadan önce kaleminin ucunu kontrol etti,sivri olduğunu görünce yazmaya başladı.Mektubun ortalarına doğru kapısının tıklandığı duydu.Annesi gelmişti , babasının onu çağırdığını söylüyordu.İşinin bitirir bitmez geleceğini belirtti ve kaldığı yerden mektubunu yazmaya devam etti.Çok sürmeden yazdıklarını tamamladı.Çalışma masasının yanındaki dolaptan bir zarf ve bir de pul aldı.Mektubun üzerine adresini ve gönderileceği yeri yazdı.Pulu yapıştırdı.Yarın postaneye gider yollarım diye düşündü.Bir an aklına mektup göndermenin bedava olmadığı geldi.Pantolonun ceplerini karıştırdı,boştu.Diğer pantolon ceplerine de baktı,onlarda bir şey yoktu.O an büyük bir ızdırapla hatırladı ki haftalığının hepsini dün çokokremin yemeğe harcamıştı.Daha haftanın ortasındaydı ve Pazar gününe 4 gün vardı.Ama bu mektubu acilen göndermeliydi.Babasının haftalık konusundaki kesin tavrını biliyordu.Annesinin babasının sözünden çıkmadığını ve çokokrem yemenin çok zevkli bir şey olduğunun da farkındaydı.

Annesi ona tekrar seslendiğinde,babasının az önce onu çağırdığı aklına geldi.İsteksizce salona gitti.Babası televizyon izliyordu.Annesi ise bir köşede oturmuş fasulye ayıklıyordu.Babasının yanına gittiğinde,geciktiği için üzgün olduğunu önemli bir proje üzerinde çalıştığı için geç kaldığını belirtti.Babası televizyon dan gözünü ayırmadan onu dinliyordu. Bir süre böyle devam etti.Sonra babası televizyonun sesini kızdı,ona doğru döndü.”2 gün önce doğum günündü,kusura bakma herkes unuttu ama yinede nice yaşlara,ben sana küçük bir hediye aldım,annen de senin için bu akşam yeşil fasulye yapıyor ” dedi.Şaşkındı.Ailesinin doğum gününü unutması umurumda bile değildi.Alışmıştı onlara çoktandır.Asıl kendisinin nasıl doğum gününü unuttuğunu aklına erdiremiyordu. "İş yoğunluğu" bahanesine sığınacak değildi bu korkaklığı yapamazdı."Kendimle sonra hesaplaşıcağım" diye içinde geçirdi ve hemen sonra “acaba bu hediye paraya çevirebilecek bir şey mi ?”,diye düşündü.

Babası yanıbaşında tuttuğu torbadan küçük bir kutu çıkardı.Üzerinde İş Bankası yazan kutuyu oğluna uzattı.Oğlu kutuyu aldı,acele etmediğini göstermeye çalışarak açtı.Kutunun içinden bir kumbara çıktı.Kumbarayı elinde anlamsızca çevirmeye başladı.Bu sırada babasında şu sözleri işitti.”Artık trilyonlarla oynamaya alışmalısın” Babasına yüzüne avil avil baktı. ”Şimdiden mi ” diye sordu.Babası kısaca “evet” dedi ve az önce kıstığı televizyonun sesini tekrar açıp izlemeye koyuldu.

Elinde hala kumbarayı tutuyordu ve onu istemsizce çevirmeye devam ediyordu.Çok geçmeden içinde acaba para varmı diye sallamak geçti aklından.Salladı,içerden hiçbir madeni ses gelmedi.Belki de kağıt para vardır diye bir hevesle babasına sordu.Babası önce duymamazlıktan geldi.Sorusunu bu kez en yalaka ses tonuyla tekrarladığında,babası ona ”haftalığını biriktirmen için bu kumbarayı aldım ya sana ”dedi.

Ne diyeceğini bilmeden bir süre orada bekledi,sonra kalktı ve odasına geri döndü.Öfkeliydi ve bunu kontrol etmeye çalışıyordu.Kendisine sakin olması için telkinlerde bulunuyor,ama başarılı olamıyordu.İçinde artan bir sıkıntı vardı ve bu taşacak bir yer arıyordu kendine.Bir an aklına müzik dinlemek geldi.Müziğin sinirlerini yatıştırıcı etkisinden bahseden bir makaleyi seneler önce gazetede okuduğunu hatırlıyordu.Çalışma masasının üst rafında bulunan teybi açmak için aceleyle sandalyesine çıktı.Oradan da masanın üzerine şıçradı ve tam bu sırada az önce yazdığı mektubun yanında duran kaleme basıp,ne olduğunu anlamadan kafa üstü yere düştü."Ah ananı s..kiiiim " diyordu kafasını oğuştururken.Ayağa kalktı,masanın üzerine bir göz attı,kalemi ve mektubu gördü ve oradan hızlıca mutfağa koştu.

Bölüm-4


Çok uzaklarda yüksek dağların arasında,küçük bir kasabada doğmuştu.Bütün çocukluğunu ve üniversiteye kadar ki geçen zamanını burada geçirmişti. Gitmek sırası ona da geldiğinde,aklında bir gün buraya tekrar dönebilecek miyim ? diye bir soru yoktu.Bilmiyordu ve bunun için de bir endişe taşımıyordu.Kafasında olan bitenleri uzun bir süredir bir sıraya koymaya çalışıyor fakat bunda bir türlü başarı sağlayamıyordu.Bırakmıştı belkide,bıkmıştı.Yeni bir hayata yelken açtığının farkındaydı ama nedense bunun heyecanını ne ailesi ile ne de arkadaşlarıyla paylaşmaktan uzaktı.Bir süredir içine gömüldüğü porno yayınlar onu çoktan kendi çekim alanlarına sokmuş ve ona gerçeküstü bir yaşama olgusu aşılamıştı.Hatırlamak istediklerini çabukça hatırlıyor istemediklerini unutuyormuş gibi yapıyordu.

Şehirden ayrıldığı sırada, trende arkadaşlarından bazılarını görmüştü.Onlarla, aynı yere,aynı anda ve aynı trenle gitmenin tuhaf bir rastlantı mı yoksa kelebek etkisi mi olduğunu düşünmüştü.Yerine geçip trenin hareket etmesini beklerken içi çoktan sıkılmaya başlamıştı.Sanki yapmadığı planların bozulmasından korkuyor gibiydi.Trenin hareketinden az sonra,onların bulunduğu kompartımana nezaketen gidip biraz sohbet ettiğini sonrada kendine yerine döndüğünü,koltuğuna gömülüp müzik dinlediğini hatırlıyordu.Neler konuştuklarının hiç biri aklında kalmamıştı.Dinlediği şarkılardan ise sadece birinin ismini anımsayabiliyordu.Hayatın da çoktan önemli bir yer edinmiş,söz ve müziği Ümit Besen ait olan,“Bir Çılgınlık Eder Vururum Seni”.Nedense bu şarkıyı ne zaman dinlese çocukluğu sırasında yaşamış olduğu ve bir daha hiç unutamadığı bir anısını hatırlatıyordu.

Bölüm-3

Emin adımlarla tren istasyonun karşısındaki restorana doğru yürüyordu.
Sabahları 3.2 € ya güzel bir kahvaltı tabağı ve sınırsız kahve verdiklerini biliyordu.”Eğer şansım varsa cam kenarında bir yer bulurum” diye düşündü.Kafenin önüne geldiğinde saatine baktı.Saat 9 u 5 geçiyordu.”Trajik” dedi ve içeriye girdi.

Burası 2 katlı eski bir restorandı.Tren istasyonun tam karşısında olmakla birlikte ,hemen yanında Mur nehri uzanıyordu.Güzel bir barı vardı.Fakat akşamları gençler tarafından pek tercih edilmezdi.Restoranının menüsü hoştu,şehrin en büyük pizzaları burada yapılıyordu.Birkaç defa denemiş olmasına karşın,şimdiye kadar tek başına bunlardan bir tanesini bile bitirebilmiş değildi.

Şanslıydı.Cam kenarındaki masalardan biri boştu ve oraya oturdu.Çok beklemeden gelen garsona siparişini verdi ve beklemeye başladı.Siparişini beklerken,iki masa ilerisinde oturan yaşlı adam dikkatini çekti.Takım elbisesi,kravatı ve traşlı yüzüyle,sabahın bu erken saatlerinde siyah beyaz filmlerden çıkmış bir beyefendiyi andırıyordu.Bir süre onu seyretti,kahvaltısını çoktan bitirmiş gözüküyordu,önündeki gazetelere göz gezdiriyordu ve sakince kahvesini yudumluyordu.

Kahvaltısı gelmişti.İki tane sıcak sammeln,jambon,peynir,tereyağı marmelat ve kahveden oluşan tabağına büyük bir iştahla atıldı.İlk ekmeğe,önce terayağını sürdü içine jambonları yerleştirdi sonra bunları büyük bir afiyetle midesine indirdi.Kahvesinde bir yudum aldı,doygunluğun verdiği mutlukla ikinci ekmeğinin üzerine kalan tereyağını yavaşca sürmeye başladı,üzerine marmelatı ekledi büyük bir ısırık aldı tabağına geri bıraktı.Hafifçe soluklandı,başladığı işleri bitirmekte ne kadar kararlı olduğunu düşündü,ve yarım kalan ekmeği daha fazla bekletmeden yedi.Kahvesinden biraz daha içtikten sonra peynirini dişlemeye başladı.Onuda bitirdi,kalan kahvesini sonuna kadar içti ve yeni bir tane istedi.

Kahvesini beklerken çantasından yanında getirdiği dergilerden birini çıkardı.Aslında canı bir şey okumak istemiyordu,bu yüzden montunun cebindeki müzik çalara uzandı,kulaklıkları kulağına geçirdikten sonra müziği açtı ve sayfaları yavaşca çevirmeye başladı.Bir ara gözü tanıdık bir yüze denk geldi.ATV da maç yorumcusu olan Elisabeth Auer ile bir röportaj yapılmıştı.Hemen onu okumaya başladı.Röportajın ilk sayfasının sonuna geldiğin de kararını çoktan vermişti.Elisabeth,"mükemmel kadını" temsil ediyordu.Çünkü,hem seksiydi hemde futbol dan anlıyordu.Röportajın kalanını okumak için arka sayfayı çevirdiğince röportajın bitmiş olduğunu,yani sadece 1 sayfa ile sınırlı olduğunu farkettiğinde, şaşkına döndü.Devlet gibi bir kadına Avusturya gibi süper medeni bir ülkede! yapılan bu haksızlığa bir anlam veremedi.

İkinci kahvesi geldiği sırada hala dergiden gözlerini alamamıştı.Kahvesini getiren garsona teşekkür etti.Kahvesinden küçük bir yudum aldı ve kaldığı yerden dergiyi karıştırmaya devam etti. Şimdi,turistik olduğunu düşündüğü bir şehirle ile ilgili, bir tanıtım yazısına bakıyordu.İlk paragrafı bitirdiğinde,gözü şehrin fotoğraflarına doğru kaydı bu sırada kulaklarında Ümit Besen'in en sevdiği parçası çınlamaya başladı ve farkında olmadan kendi doğduğu şehir aklına geldi.

Bölüm-2


Daha önce perdeleri çektiği için oda karanlıktı.Işığa ihtiyacı vardı.Elektrik kutusunu ulaşmaya çalışırken dizini sehpaya çarptı sertçe.”Hay a.q “ dedi, büyük bir içtenlikle.Canı sıkılmıştı ama,yine de bu acı verici tecrübe onu amacından vazgeçirmeye yetmemişti.

Işığı yakmayı başarmıştı sonunda,sevinçliydi.Zafer hanesine yeni bir tane eklemişti.Fakat bu mutluluğu uzun sürmedi.Tekrar acıktığı aklına geldi ve hiç istemese de,tren istasyonun yakınındaki kafeye gitmeye karar verdi. Yağmurluğunu sırtına geçirdi, sırt çantasına kafeteryada belki bir şeyler okurum diye bir kaç dergi koydu ve çıktı odasından.Fakat az sonra tekrar geri döndü oraya. Müzik çalarını unutmuştu. Onu aldı,montunun cebine yerleştirdi, ve tekrar yola koyuldu. Yürürken müzik dinlemeyi seviyordu. Tercihi Bülent Ersoy dan yanaydı son zamanlarda.Çünkü yol şarkılarının en güzellerini Bülent söylüyordu ona göre.

Niyazi Fenomen'nin İlginç Hikayesi-Bölüm 1

Çoğu insanın evinden çıkmayı tercih etmediği, yağmuru sevenlerin ise sokaklarda çılgınca fink attığı bir gün yaşanıyordu dışarıda.

Pencerenin kenarında sessizci durmuştu, camdan bir süre dışarıyı seyretti. Yağmur biraz yavaşlamıştı, yağmur tanelerinin artık cama vurduğunda çıkardığı sesi duymuyordu. Karnı acıkmıştı ama bir türlü dışarı çıkmaya karar veremiyordu.Odasının için de bir tur döndü, durdu.Az sonra yavaş adımlarla çalışma masasına doğru yöneldi. Çekmeceyi açtı hesap makinesini aldı.”Şimdi oldu” dedi. Elinde hesap makinesi, bir de böyle bir tur attı. Fakat bir sonuç alamadı.

”Son defa deniyorum” dedi ve bilgisayarının yanına geldi. Bir şeyler dinlemeye ihtiyacı vardı. Sabah için ne iyi gider diye düşünüyordu albümler arasında dolaşırken, gözü bir ara Komutan Uçan Tekmeye, oradan da “Hurdacı Muharrem” e gitti. Çok geçmeden ”Hurdacı Muharremi” dinlemeye karar verdi. Pencerenin kenarına tekrar geldiğin de, şarkı henüz yeni başlamıştı.Melodi kısa sürede üzerinde etkisini gösterdi. Farkında olmadan ayağıyla tempo tutuyor kafasını bir sağa bir sola sallıyordu. Az sonra camın kenarında olduğunu hatırladı ve bu hareketleri aniden kesti. Şimdi elini çenesi koyup kendisine “düşünüyor” pozu vermeye çalışıyordu. Aslında aklında hiçbir şey yoktu. Fakat yinede bu pozisyonunu bir süre daha korudu. Çünkü karşı binadaki “taş parçası” ona bakıyor olabilirdi. Poz yapmak için elinde gerçek bir sebep vardı ve o bunu sonuna kadar kullanmakta kararlıydı.

Biraz bekledi.Aklından şimdi ona bakıp bakmamak geçiyordu. Bir anlık tereddütten sonra kafasını kaldırıp baktı. Oradaydı işte. Hemen kafasını başka tarafa çevirdi. Elinden geldiğince kendisine kuşları böcekleri izliyorum, yola bakıyorum, yoldan geçen arabaları sayıyorum havası vermeye çalıştı. Az sonra içinden “Çok mu belli oldu acaba” diye geçirdi. Ama bir kez daha kafasını çevirip de o tarafa da bakmadı. Arkasını döndü,yanıbaşında ki su perisinin kulağına "farklılıkları kucaklamanın bizi zenginleştireceğini" fısıldadı,ve karanlığın içine doğru yol aldı.