Übungen zu BodenFels Mechanik


Eger cehennem bir tiyatro gösterisi olsaydi ; bana bunu her persembe 16:15-18:00 arasi bedava gösterdigi icin Erich Schuller`e tesekkur etmek zorunda kalirdim.Reklam yapmamasina ve hep ayni pantalonu giymesine rahmen seyirci ortalamasinin her hafta 50-60 arasi degismesini sadece yoklama zorunluluguna baglamak ona haksizlik olur.O bir yildiz ve hircinlik yapmaya hakki var.



Foto von Hansi

Kibarlik Olimpiyatlari


Yalanciktan kibarlik olimpiyatlari diye bir şey olsa ; bizim ülke bayanlar kategorisinde kesin basa oynardi.Kazanmak icin yapmamız gereken tek şey yarismak isteyen adaylari doğru kriterlere göre belirlemek.Eger firsatini bulup olimpiyat komitesinde kendime bir yer bulabilseydim ; yaşı 25 olup da yaptıgı makyaj ile 40 gibi gösteren , boyu 1.50-1.60 arasında degisen , çogunlukla topuklu çizme veya ayakkabi giyen , ufak yüzlü,ince kaşli , göbekli , bol parfüm kokulu ve metrobüste seyahet etmeyi sehvetli bakislariyla bir ayricalik olarak gösteren ablalari secer ve dünyayı dize getirirdim.

Subat 2011
Istanbul

Benim düsmanim dönüstügüm kisiler , olmasina izin verdigim kisilik.

Nicky Wire

BMG-101

İcinde büyük ekran televizyonlarin olduğu ve sadece görüntüyü takip edebildiğiniz barlari bilirsiniz.Gecenlerde onlardan birindeydim ve arkadaşlarimla konuşurken göz öcüyle serbest tırmaniş üzerine bir belgesel izliyordum.Bana göre serbest tırmanış doğaya karşı meydan okumak olsa da , bulaşık makinasını tıka basa doldurup onu çalıştırmayı başarmakta göz ardı edilemiyecek bir şey.Senelerce öğrenci evlerinde kalmış biri olarak anlamadığım şeyler arasında beni en çok meşgul eden ; lavabo ve tezgahta ki bırakılan kirli bulaşıklari makinaya yerleştirmeye üşenenen insanlar oldu.Bütün o ağzına kadar dolu bir makinanın tek bir tablette , tekerleklerin yoldan çıkmadan , kapağın zorlanmadan kapanıyor olmasının nedeninin japonya ile ilgili olduğunu anlamamalarını tuhaf buluyorum.Ayrıca senelerce pratiği olmayan bir eğitimden ve çoğunlukla boş geçen staj deneyimlerinden sonra , hafta da bir olsun böyle bir tecrübeyi ellerinin tersiyle itmeleri Burhan Cacan'a olan genel ilgimi azaltiyor.

Fırsatım olsa , teknik üniversitelere ek giriş sınavı olarak bu uygulamayi koyardım.Sınavın isminide BMG-101 (Bulaşık Makinasına Giriş-101) yapardim ki , öğrenciler sınav ertesi aralarında tartışırken sinavin uzun ismini söylemekle vakit kaybetmesinler.

Kocaman bir alan düşünün , binlerce bulasik makinesi ve onlarin başında daha önce sertifikalarini almış beyaz önlüklü araştırma görevlileri , önlerinde pırlantı gibi çocuklar , arkalarinda aileler , kıpırdayan dudaklar dan okunan dualar ,şıkırdayan tespihler , ağızlarda önceden üflenmiş çikolatalar , ellerde pet şişe sular ve tabi babadan gelen son dakika uyarısı..."Önce çatal bıçağı yerleştir zaman kazanırsın"



Yemek Masası

Bazen yalnız başıma kaldığımda kendime sararım.Cevabını bilmediğim sorular sorar, camdan dışarı bakıp , sokaktan geçen entarisi güzel hatunları sayarım.Niçin yaşıyorum ? , Hayatın anlamı ne ? , Julia'yı arasam mı ? Top 3 dür.

Kafam karışır çoğu zaman.Yapacağım şeyleri unuturum ve bilmeden önce den hazırladığım pırıl pırıl planları çöpe atarım.Sonra da mutfağa giderim.

Ben oradayken genelde komşularım dan biri jet hızıyla içeri girer.Ses hızıyla yemeğini hazırlar.Ve ışık hızıyla odasına döner.Onların arkasından ağzımda kaşıkla hayran hayran bakarken , aklıma henüz cevaplarını bulamadığım soruların üzerine yenilerinin de eklendiği gelir.

Herkes odasında bir şeyler ile meşgulken , ben nasıl mutfak da oturup sadece yemek yiyebiliyorum ? , Odam da yemeğimi yiyebilecek bir neden niçin yok ? , Yemeğim bittikten sonra tabağımı,çatal ve kaşıkları sudan geçirip bulaşık makinasına yerleştirecek zamanı nasıl bulabiliyorum ? , Masanın ya da ocağının üstünü kirli bırakmışsam , onları temizlemeden ayrılmamamda bir keramet var mı ? , Niye benim komşularım gibi yoğun bir programım yok ? , Düşük yoğunlukta yaşamamın sebebi çok makarna yemem mi ? , O yaş mayayı niye almıştım !!! ...gibi

Odama dönmem biraz zaman alır.Önce,teybe bir Ümit Besen kaseti koyarim ve sonrada bir kez daha her şeyi unutabilmek için çabalarım.

Uzaylılar

Sırf Carl Sagan okudugum veya Kosmoz'u izledigim icin degil ama , düne kadar uzaylilarin varligina inanmazdim.Oysa yanilmisim.Dün,Fiziksel Kimyanin Laboratuar dersi icin sınıftaydim. Ders icerigi hakkinda bilgi alırken elemanlarin (sözde profesör ve arastirma görevlileri) garip davranislarından ve dersin karmasasindan sunu cıkardim : Bence Alienslar uzun zaman önce dünyamiza inmisler.Ama onlari kimse siklememis.Bu yüzden insanligin aydınlık yüzünden intikam almaya karar vermişler.Hic yokken ortaya fiziksel kimya diye bir sey cıkartıp senelerce bunu gelistirmekle mesgul olmuslar.Basardiklarini anlayinca da , komsu gezenlerden getirdikleri insan formunda ki issiz gücsüz garibanlari dünyaya salip , fiziksel kimyayı global bir iskence aracı haline sokmuslar.Suan itibariyle basarili olduklarini söylememek icin bir neden yok.Daha fazla gec olmadan (mümkünse önümüz de ki Salı Avusturya saatiyle 10:15' a kadar ) dünyamızı ele gecirmek isteyen uzaylılara karsı harekete gecmeliyiz.

Taşınma

Öyle ya da böyle okuduklarınız arasında size nüfuz edenler sizin oluyor zamanla .Siz onlar oluyorsunuz,fark etseniz de etmeseniz de.

Bir zaman hayatımda hiç bir zaman yanımdan ayırmayacağımı düşündüğüm kitaplar vardı.Uyuyamadığım gecelerin birinde elimdeki bu kitaplara tekrar göz attım. Sadece altını çizdiğim denemelerle sınırladım okumamı.Fark ettim ki 3-4 sene önce okuduğum bu kitaplarda ki çoğu şey ben de kendine bir yer edinmiş.Zaten başlangıçta da amacım bu değil miydi ?

Yaşım ilerledikçe daha bir "dude" oluyorum.Önemsemediğim den veya umursamadığım dan değil,sadece her şey çok çabuk değişiyor ve benim bütün bu olanlara ayak uydurmak gibi bir derdim yok.Bence insanın kendin ahlakını yarattıktan sonra hayatta yoluna bildiği gibi devam etmekten başka bir şey yapması gerekmiyor.

Gittikçe eşyalarımın çoğalması canımı sıkmaya başlamıştı.Bir oda , 13m2 bir odaya sığamıyordum artık. Bir çalışma masası , arkasında duran yatak , dolu raflar ve sokaktan alma uyumsuz mobilyalardan oluşmuş bir odada ve bir öğrenci evinde konaklamanın romantikliği kalmamıştı.Bu yüzden bir apartman dairesine taşındım tatil dönüşü . Bu sefer daha büyük 36m2 olan bir odam ve 3 tane de komşum var.

Şu aralar aslında 3-4 ay önce başladığım tasnife devam ediyorum.Artık ihtiyacım olmadığına inandığım şeyleri çöpün kenarına bırakıyorum.Aralarında eski plaklar,önceden okuduğum kitaplar , dergiler ve bazı kıyafetler var.

Bir kaç günü kalmaz bu iş biter.Sonrası için bakalım görelim artık...

Yolculuk

Hayatta iki türlü insan var bana göre.Bir tanesi hayatı kendine göre yönlendiren,bir tanesi de hayata göre yönlenen insanlar.Genellikle hep ikincisi yaşar insanlar.Ben elimden geldiğince birincisini tercih etmeye çalışıyorum.Uzaklari seviyorum,gitmediğim yerleri hayal etmeyi seviyorum.Kafama koyduğum bir şeyi mutlaka gerçekleştiririm.Ama iyi ama kötü.Sonuçları sadece beni ilgilendirir.Hayat bana yaşadığın hiç bir şeyden pişmanlık duymaman gerektiğini öğretti.Kilometreyi her zaman sıfırlayabilir,konumum ne olursa olsun inançlarım uğruna her şeye yeniden başlayabilirim.Hırçın birisiyim.Özgürlüğümden ne adına olursa olsun taviz vermek istemem.Ama bir kere özgürlüğünüz eğer elinizdeyse yalnızlığınızın ve uçuş biletlerinizin cebinizde olduğunu bileceksiniz.

1

Bir şeyi anlatmak için 1000 kelime kullanmak yerine aslında istediklerinizi 100 kelime ile ifade edebilirsiniz.Ve aynı etkiye hatta daha fazlasını yaratmanız mümkün.Bu tamamen insanın iletişim kurma kabiliyetine duyduğu güvenle ilgili bir durum.Aynı zamanda doğal bir evrim.

Kurumlaşma Kültürü *

Toplumsal bağlamda kurumsallaşma, bir düşüncenin , ilkenin, kavramın ya da uygulamanın yerleşik konuma gelmesi, sürekliliğe kavuşması anlamını taşır.Bu alanlarda bir kurumsallaşmanın gerçekleşmesi,kurumsallaşmış olan’ın bundan böyle gelişmesini artık siyasal ya da bireysel dalgalanmalara göre değil fakat kendi iç dinamikleri hangi hedeflere yönelmeyi gerektiriyorsa, o hedefler yönünde devinmesini ifade eder.

Örneğin, bir toplumda hukuk devleti ilkesi kurumsallaşmışsa , bu o toplumda ve devlette artık her zaman her türlü hukuka aykırılığın üzerine gidileceği hukuk ve adalet ilkeleri doğrultusunda yaşamın bir toplumsal bilince dönüşmüş olduğu anlamını taşır.

Kültür sanat bağlamındaki kurumsallaşmalar için de bu düşünceler geçerlidir.Gerçi özellikle sanat söz konusu olduğunda ilk anda kurumsallaşmanın örneğin sanatsal uygulamaları zaman içersinde bir tür kemikleşme ya da kalıplaşma tehlikesiyle karşı karşıya bırakabileceği düşünülebilir.
Ancak sağlıklı bir kurumsallaşma , mutlak anlamda değişmezleri içeren/içermesi gereken bir konum değildir.Bir başka deyişle düşüncelerin doğal devingenliği ile kurumsallaşma ilkesi, birbirine ters düşmez. İlke , yolu gösteren rehberdir, yolun haritasıdır ; o yoldan nasıl gidileceğini toplumsal gereksinmeler doğrultusunda saptamanın ilkeye ters düşen bir yanı olamaz.Her kurumsallaşmada olduğu gibi , kültür ve sanat alanındaki kurumsallaşmalar açısından da asıl temel taşı niteliğindeki öğe , bir sürekliliğe yönelik inançtır.Çünkü kurumsallaşma , ancak zamanın akışı içerisinde , çoğu kez de örneğin tek bir kuşağın normal yaşama sürecini çok aşan bir zaman dilimi boyunca gerçekleşebilecek bir olgudur.

Bu bağlamda bir kurumun kurulması , önemlidir ama henüz kurumsallaşmanın kendisi değildir.Dahası ,bir kurumun salt kurulması , sonraki kurumsallaşmanın güvencesi bile sayılamaz.Çünkü böyle bir güvence , o kurumu oluşturanların ya da kuruma sonradan katılanların zamanla kurumu ne ölçüde kendilerinden-öte görebilecekleri , somut sonuçlarına belki kendi yaşam süreleri içerisinde tanık olamayacakları katkılarda bulunmaya ne ölçüde hazır olacakları ve belki hepsinden de ötesi, gerektiğinde kendilerini kurum yararına ne ölçüde geri çekebilecekleri gibi noktalardan bağımlıdır.

Ülkemizde çeşitli alanlarda yeterince kurumlaşılamadığından yakınılırken , yukarıdaki düşüncelerin göz önünde bulundurulmasının kesinlikle gerekli olduğuna inanıyorum.Uygar ülkelerde kurumlaşmaların tarihine bakıldığında göze çarpan ilk özellik , başarılı kurumlaşmaların temelinde hep Ben ve Kurum arasındaki çeşitli duyarlı dengeleri çok sağlıklı kurmuş bireylerin yattığıdır.
Eğer demokrasinin gerçekten iyi işlediği ülkelere ön yargısız bakılacak olursa , o ortamlarda politikacıların görevden ayrılmaya göreve gelmekten farklı saymadıkları , bu yüzden de çoğu kez görevlerinde büyüyerek ayrıldıkları görülür.

Demokrasiye gerçek anlamda kurumsallaştırabilecek bilinç , ancak böyle bir bilinç olabilir.Ve böylesi , yalnız demokrasi için değil ama bütün kurumlaşmalar için olmazsa olmaz niteliğinde koşul olan bir bilinçtir.

Ülkemizde temelleri nice umutlarla atılmış türlü kurumların , zaman içerisinde kurumlaşmanın eşiğinden adım bile atamadan son bulmalarının ya da yozlaşmalarının temelinde hep,
“Kurum olsun” diyen ama gerçek kurumlaşma ve onun koşul kıldığı bireysel özveriler, anonim kalacak katkılarda bulunmaya gönül indirmeler üzerinde düşünme gereğini duymayan kişilerin bulunduğunu söylemek , sanırım bir abartma olmayacaktır !


Ahmet Cemal (Bizi Yaşatanlar Öldürenler S57-59)

Bütün bu olanlar , bir idealin peşinde koşan ve makul olmaya çalışan insanlar için ne kadarda kırıcı.Bakalim bunun sonu daha nereye varacak.

Wels Bells

































Dün güzel bir gündü. Neredeyse bütün gün yağmur yağmasına, konser sırasında bir birimizi kaybetmemize, konser çıkışı 3 saat boyunca taksi arayıp eve saat sabah 3 doğru ıslak ve çamur içinde dönmeme, kafamın arkasında nasıl oluştuğunu bilmediğim şişiğe rağmen...Dün güzel bir gündü.

great expectations

bir rüyaydı,
marketten brüksel lahanası alıp,
taze taze pişirmek

bir hayaldi,
sararan yapraklarını tek tek ayıklayıp,
patates ve domatesle sote etmek


bir fanteziydi
benim için,
kendi başına brüksel lahanası yemek




Icimizdeki Seytan

Icimizde seytan yok...Icimizde aciz var...Tembellik var...Iradesizlik ,bilgisizlik ve bunlarin hepsinden daha korkunc bir sey : hakikatleri görmekten kacmak var.Hicbir sey üzerinde düsünmeye,hatta bir parcacik durmaya alismayan gevsek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettigimiz bicare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildigimiz zaman kabahati mechul kuvvetlerde,insan iradesinin üstünde tesirlerde ariyoruz.

Sebahattin Ali
Icimizdeki Seytan (262-263)

Farkli olmak istiyorum.Bunu yillardim dile getirir dururum , ama gereken sartlari bir araya getirip bir türlü gercek anlamda calismaya koyulamam.Sonrada sikayet ederim,sartlardan yakinirim (cevre sartlari haric) ve kendimi avuturum.

Anladim ki sabitlesmis seyleri degistirmek cok zor.Tonlarca disiplin gerekiyor.Yasamim eger beni hedeflerime götürüyorsa zaten bunlarda bir degisiklik yapmamin bir lüzumu yok.Ama simdiye kadar yaptiklarim beni önceden hayal ettiklerimi götürmekten uzaksa ve hala kolay olani tercih edip bunu yapmakta diretiyor,kendimi bile bile delirmeye itiyorsam...Sorunda cevapta bendedir

Punkt


Bloglar arasında dolaşmayı seviyorum.Özellikle izledikleri filmleri,okudukları kitapları ve dinledikleri yeni müzikleri uzun uzun anlatan kişilerin bloglarını.İnsan fikir sahibi oluyor.Ben de öyle bir şey yapmak isterdim diyemem,çünkü izlediğim pek de fazla yeni film yok,okuduklarımı buraya yazmaya üşeniyorum ve yeni dinleyip de beğendiğim müzikleri ise zaten goodmusicbox da paylaşıyorum.

Okuduğu kitaplardan bahsedenlerini bloglarında gezinirken çoğu zaman garip bir ikilem yaşıyorum.Yeni yazarlar keşfetmek tabiki iyi.Ama zaten satın alma listemde bekleyen 200 e yakın eser varken,keza yine odamın raflarında duran,ve benim ara ara okumaya fırsat bulduğum bir ton kitap dururken,bu öğrendiğim yeni yazarların eserleri okuma yükümü artıyor.Gerçi keşke her yük böyle olsa diyorum ama, benim gerçekten meşgul olmam gereken alan içi okumalar da pek ertelemeye gelmiyor.

Alan için okumaları romanlar gibi de yapamıyorsunuz.Okuduklarınızı anlamanız gerek,onları sindirmelisiniz ki, başka zaman konunuzla ilgili bir başka kitap okurken arada bağlantı kurabilesiniz,ya da yine alanınızla ilgili bir konferansı veya sunumu dinlerken onu kopmadan takip edebilesiniz.

Bundan 3 sene önce okuduğum C.P.Snow'un İki Kültür isimli kitabı aklıma geliyor.Snow sosyal bilimciler,doğa bilimcileri arasında ki iletişim kopukluğu üzerinde duruyor ve bu iki dalın bilim insanlarının bir ortak paydada kesişmesi konusunda bir tartışma başlatmaya çalışıyordu.Snow'un kitabı yayınlanalı 50 yıl oldu ama ne bu aradaki uçurumu değiştirecek reformlar eğitim sisteminde yapıldı ne de bu konuyu daha derinlemesine inceleyen ve çözüm önerileri üzerinde duran araştırmalar.

Olayı kendi açımdan baktığımda gerçekten zor bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyorum.Bir üniversiteli olarak öncelikle mesleğinizi iyi öğrenmememiz gerektiği kuşku götürmez,bu yüzden alanımızla ilgili süreli,süresiz yayınları takip etmek mecburiyetindesiniz.Bunun dışında kalan vaktimizde de ilgi alanlarına göre okumalar yapmak yararımıza olsa da, yoğun ders programları altında ezilen öğrenciler için zaten mesleki yayınları takip etmek yeterince eziyetli bir işken , bunun dışında okumalar yapmak çoğu zaman angarya olarak algılanıyor.

Çözümsüz bir durummuş gibi gözüküyor.Oysa öyle değil.Okumak için zaman yaratmak istiyorsak, her gün göze çarpmayan ya da ziyan edilen zaman parçacıklarını peşine düşüp onları bir zaman örgüsü biçiminde okuma eyleminin buyruğuna vermeliyiz.

Ancak bu şekilde "uygar insan" olma yolunda ilerleyebiliriz.Çünkü uygar insan yaşamın kendisini ilgilendiren,daha da önemlisi ilgilendirmesi gereken bütün alanlarda fikir sahibi olmayı kendine hak gören insandır.Yaşamımıza ancak böyle sahip çıkabiliriz,aksi takdirde kendini yaşam boyunca bir akışa bırakanlardan birisi olmamız kaçınılmazdır.Bu ikincisine kendine kaptıranlar hiç bir zaman özgür de olamaz.Çünkü özgürlük kafamızın içinde içeriği ve sınırları iyi belirlenmemiş , bulanık bir kavram niteliğiyle kaldığı sürece,sahip olmak istediğiniz özgürlüklere ilişkin bütün dış engeller kalksa bile özgür olamayız.İnsan ancak iç dünyasında düşünce temelinde geliştirebildiği ve onu bilince dönüştürebildiği takdirde dış dünyada özgür olabilir.

Şu açık ki geleceği yönlendirilebilecek tek kesim,ancak gençliğin bilmeyi kendine sorun edinmiş kesimidir,çünkü bunun dışında kalan kesim "diploma" adı altında resmi belgeleri ne kadar gösterişli olursa olsun,ancak zaten var olan ve hiç bir şeyi değiştirmeyen,değiştirmeye de pek niyetli olmayan sürüden biri olmaya adaydır.

Bizim ülkemizin kimlere ihtiyacı olduğu ortadadır.

Romantic Truck

Lise yıllarımdan beri yalnız yaşamayı hayal ettim.Kendim için küçük odalar tasarladım.O küçük odaların içlerini kitaplar,plaklar ve eski mobilyalarla doldurdum.Kiralarını ödemek için küçük işlerde çalışmayı düşledim-2 yıl önce bu hayalimin bir kısmı gerçekleşti.

Şu an balkonda dikilmiş sigara içiyorum.Hava kapalı,yağmurlu.Bir kaç gündür küçük Londra gibiyiz.İşim bittiğinde odama dönüp kocaman minderim üzerine oturup,pikaba yerleştirdiğim bir
Debussy plağını dinlemek isterdim ama,bunun yerine bir kaç gün sonraki sınavım için çalışmaya dönmek zorundayım.Tıpkı bundan 3 saat önce yaptığım gibi.Bu yüzden ikinci bir sigara sarıyorum kendime ve masamın başına dönmeyi 5 dk kadar daha erteliyorum.




Arbeitstisch



















Bazen kendimi sözde 24 saat bana yetmiyor diye kandırıyorum.Oysa bir gün 100 saat olsa,eminim ben yine önceki verimsizliğinden farklı bir şey yaşamam.

Cehov Okumak


Her konuda hikayesi vardir Cehov`un.Bir sey yasayipda onun hikayesini Cehov`da bulamiyacaginiz bir durum neredeyse yok gibidir.Cehov anlatilmasi mümkün olmayan seyleri cok kolay bir sekilde ifade eder ve hissettigimiz , aslinda icimizde cokdan beri olan varligini bildigimiz ama hic bir zaman kelimelere dökemedigimiz seyleri bir anda apacik hale getirir.Aklimda önceleri onun hakkinda okudugum bir hikaye var.Cehov,Gorki ve Tolstoy yazlik bir yerde bir araya gelir ve eglence olsun diye aralarinda denizi tasvir ederler.Gorki,"deniz söyle köpürür böyle bögürür" tarzi seyler söyler.Tolstoy denizi "kadin gibidir" diye tasvir eder.Cehov ise,"Deniz engindir" der.

Sanal İnsan

Neredeyse bütün boş vaktini sanal bir ekran karşısında geçiriyor.Gazeteleri oradan okuyor, mesajlarıni oradan yolluyor.Arkadaşlarıyla buluşma planlarını orada kararlaştırıyor.

Gülmek istediği zaman youtube'a gevşemek için youporn'a bakıyor.

Çok ilginç bir hayati olduğunu düşünüyor , bu yüzden ayrintıları oradaki sosyal arkadaşlık sitesinde paylaşıyor.

Zekice fikirlerini max 140 karakterle anlatıyor.

Bir hobisi var o da başkalarının adına düşünmek.Çünkü herkesi kendi gibi görüyor.Aksi tartışma konusu olamaz.

Ondan kaçmak mümkün değil.Alıcıları çok kuvvetli.Hemen anlıyor.

Bazen sinirleniyor.O zaman size BÜYÜK HARFLERLE ÇIĞLIKLAR ATIYOR. Mutluyken cümlerinini smileyi ile süzlüyor :=) , eğer bir şey vurgulamak istiyorsa
kalın harfler kullanıyor.

Aslında bir sorun olduğunu biliyor ama her defasında onun yönünü değiştiriyor . Onu erteliyor.

Geleceği parlak !

Yeni perdeler, çizmeler , kocaman çantalar,mutfak takımları , helikopterler ve antideprasan ilaçlar onu bekliyor.

Pearl Jam Üzerine

Bundan tam 9 yıl önce Pearl Jam Roll'e kapak olmuştu.Bende böylece ilk defa Roll magazin almıştım.

Binaural sonrası verilen röportajlardan birini Roll çeviri olarak yayınlamıştı.3-4 sayfalık bir röportajdı.Senenin 2000 olduğunu göze alırsak ve o günlerin taşra şartlarında sevdiğimiz gruplar hakkında ki bilgilere anca Türkiye’de yayınlanan ve o zaman için sayısı bir kaçı geçmiyen müzik dergilerden alabildiğimizi düşündüğümüzde ,bu 3-4 sayfalık röportaj bizim gibi genç jammerlar için gayet doyurucu olmuştu.

Ben bu röportajı en son birkaç gün önce tekrar okudum.Röportajın genelinde hakim olan hava,grubun gittikçe aleni olana itibar etmeyeceği,popülerlikten kaçacağı,sadece istedikleri müziği yapacakları ve fanları Binaural'da olduğu gibi bundan sonrada çıkaracakları albümlerle biraz zorlayacakları yönündeydi-sonraki 9 yıl içinde yaptıkları, bu dediklerini yalanladı.

Nerde ise Pearl Jam‘e 2006 ya kadar toz kondurmadım.Ama kötü bir Riot Act dan sonra gelen,ve yine iyi bir albüm olmayan self titled Pearl Jam albümü çıkınca,bendede onlara karşı hafif bir isyan belirmeye başladı.

Hayır tabi ki sorunum klip çekmeleri, boktan albüm kapakları ya da Eddie’nin defteri ve şarap şisesiyle poz vermesi değildi.Bunları evet salakça buluyordum ama diğer yandan onların bunları dalga geçmek için yaptıklarını düşünüyordum.Benim sorunum sadece albümlerde ki özensizlikti.Her jammer fark etmiştir ki,ilk 6 albümün müzik kalitesi ne Riot Act de ne de sonraki albümlerde yok.

Diyebilirim ki Binaural’ın da dahil olduğu döneme kadar olan albümlerde ki şarkıların en sıradanı bile sonrasında çıkardıkları albümlerde ki şarkıların en iyi gözükenine göre 2-3 gömlek daha üstündür.Zaten konserlerin playlistlerine baktığımızda da bu anlaşılıyor.Yeni albümlerinden 1-2 şarkıyı çalıp, gerisini eskilerden götürüyorlar ki, seyircide zaten eski şarkılarla coşuyor.Şundan eminim ki konserlerinde ne Riot Act den ne de Pearl Jam-Pearl Jam den bir şeyler çalmasalar kimse rahatsız olmaz.

Mesela benim gittiğim Berlin konserinde durum bundan farklı değildi , setlist de Riot Act den hiç şarkı yoktu,self titlede Pearl Jam albümünden ise sadece 2 şarkı çaldılar,1 tane de yeni albümden.

Ve nihayet bir kaç hafta önce Backspacer'ı çıkardılar.Yine Riot Act'den beri tutturdukları formülle, bir kaç hızlı hafif punkrock vari şarkı, sonra yavaş şarkılar.Şimdiye dek 3-4 defa dinledim ve yine söyleyebilirim ki kalitesi yayınladıkları ilk 6 albüme göre düşük.Got Some ve Fixer ya da Just Breathe gibi şarkılar elbette dönecektir bir süre, ama hiç bir zaman aklımızda eskiler gibi kalıcı bir yer edinmeyecek.

Belki orta yaş krizi yaşıyorlar.Sonuçta Backspacer bence Binaural sonrası yayınlanan 3 kötü albümün en iyisi,her ne kadar aslında pek emin olmasam da bir sonraki albümün daha iyi olabileceğini düşünüyorum.Eddie'nin solo çalışması gayet iyiydi.Grubun diğer elemanları da bildiğimiz kişiler ki,daha önceki başarılı albümleri onlar kaydettiler.Jack Irons dan sonra gelen eski Soundgarden davulcusu Matt Cameron'ı ben hala pek tutmasam da,son albümler deki başarısızlığı ona bağlayanlardan değilim.

Bir sonraki albüm eğer dağılmazlarsa 50 lerine geldiklerinde çıkacak.Ben de o zamanlar belki 30 olmuş olacağım-umarım iyi olur ve umarım ben tekrar Avrupa’yı ziyaret ettiklerinde (gönül isterki Türkiye'ye de gelsinler) onların herhangi bir konserlerine gidebilirim.



Bu noktada eğer albümlerini bir kenara bırakırsak konserlerinin çok eğlenceli geçtiğini söyleyebilirim.(az önce bahsettiğim Berlin konserin de 30 küsür şarkı çalıp , 2.5 saate yakın sahnede kaldılar.Eddie'nin bir kez bile ne detone olduğunu ne de sesinin kısıldığına sahit oldum ki , bizden bir kaç gün önce Hollanda konserleri vardı . 2 gün sonrada Londra konserleri. Eleman cidden çok sağlam bir sese sahip..:) Özellikle benim gibi biraz şanslıysanız ve italyan jammerla tanışma fırsatını yakaladıysanız daha da..

Bir Yarışma*

Sultanahmet'te Yeşil Ev denen,turistik bir yerdeyiz.İstanbul Belediyesi ile Günaydın gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri öykü ve şiir yarışmasının seçici kurulu toplantısında.Sevdiğim saydığım insanlarla bir aradayım:Cevat Çapan,Mehmet Başaran,Hilmi Yavuz,Demirtaş Ceyhun,Tarık Dursun,Zeyyat Selimoğlu var yanımda yöremde.Günaydın gazetesinden Özay Erkılıç'la Hamit Kınaytürk bize eşlik ediyorlar,sevgi ve saygı ortamında.

Şiir ve öykü yarışmasını değerlendirkten sonra Yeşil Ev'in ancak konuk olarak katılabileceğimiz nefis sofrasında yerlerimizi aldık bir şölen havasında.

Hilmi Yavuz,bir soru attı ortaya,toplantıya tat tuz katarak.Sorun insanları değerlendirme sorunuydu.Ölçü ne olacaktı ? Yani güven ölçüsü.Cevat Çapan'la ben insan ilişkilerinde,on üzerinden on,güvenle başlamaktan yanaydık.Hilmi Yavuz'sa sıfırdan başlamak yanlısıydı.

Ben,oldum bittim,rastladığım insanları,on üzerinden on güvenle karşılarım,kendimden kıl payı ayrılık gözetmeden.Ondan başlayıp sıfıra indiğim olmuştur,olabilir de.Ama bu beni düş kırıklığına uğratmaz hiç bir zaman.Sait Faik bu bakımdan çok hoş görülüydü.Bir insanın ihanetine uğrayabilirdi ama, helal olsundu. Başka insan ilişkilerini etkilemezdi bu.Bir kişiden kazık yiyebilirim ama, başka insanlarla ilişki kurmama engel olmaz bu,diyordu, ya da demek istiyordu.

Doğu insanı kuşkulu insandır.Babana bile inanma der.Alın size Mevci'den bir öğüt:

Ta ezelden beri böyleydi adet
Dost dostu yan baştan atar demişler


Ya bu atasözüne ne demeli ?

Güvenme dostuna/Saman doldur postuna


Bir de Sümmani'yi dinleyelim

Fırsatını bulsa ipini çeker
En iyi dostundan sakın sen seni


Şimdi gelin de , bir Batılı'ya kulak verelim.Batılı'nın en tok sözlüsüne,Bernard Shaw'a : Bir insanı doğru yapmak istiyorsanız ona güveniniz ; düzenbaz yapmak istiyorsanız güvenmeyiniz ona.

Her şey güvenle başlamalı.S.Eyuboğlu'na öykünerek şöyle diyorum ben :

En az iki kişinin birbirine güvendiği yerde uygarlık başlar.

Vedat Günyol
Haziran 1988 başları

Dönüş Yolu

Bu resmi Cenevre'den dönerken trenden çekmiştim.Aradan bir buçuk yıl geçti.Oradayken çektiğim fotoğraflar ve bu fotoğraf sipariş üstüneydi,ama ben bunu severek yapmıştım.

İstanbul da ki son haftamda aklımda bir dönüş yazısı yazmak vardı.Kendi kendine kafamda gelişen ve her gün üzerine yeni bir şeyler eklenen bu yazı,bence en son hali ile de gayet komikti.Ama her zamanki gibi üşengeçliğim baskın çıktı ve ekran karşısına geçip yazmak istediklerimin hiçbirini buraya kaydetmedim.

Sonuç olarak geriye sadece benim dönüş yazısının başlığı kaldı.

Dönerken uçakta Vedat Günyol'dan Yine de Yaşarken’i okuyordum.Bundan yaklaşık 20 yıl önce Milliyet sanat ekinde ve Cumhuriyet'te yazdığı yazıların bir kısmının alınarak oluşturulmuş bir kitap.Oradan az sonraki ileti için kullanacağım ve noktasına virgülüne karışmadan yayınlayacağım "Bir Yarışma" yazısını okurken aklıma online arkadaşım geldi.

Kendisi genelde içinde yaşadığı fırtınaları hep tsunamilerle karıştırır.Önce "ben" demeyi veya "ben" olmayı şimdiye değin beceremediği için bazı günlerinde "dünyanın sonu geldi,napacığım ben" derken çoğu zaman ise aklından "hayat ne güzel, ne muhteşem" diye geçirir.Sanırım son günlerinde ki modu "life is bitch".En azından şimdiye kadar yazdıklarından, bu son zamanlarda ki sessizliğinden benim çıkardığım bu.

Dilerdim ki hayata karşı kimi zaman aksatarak yaptığı,kimi zaman ise yapmayı aklına bile getirmeyi tercih etmediği ödevlerin yerini,ona profesörlerinin verdiği ve onun her zaman büyük bir başarıyla tamamladığı ödevler tutsa.

Dilerdim ki yüzü her zaman gülse,ve bunu başarırken içinde her hangi bir kuşku olmasa.


Ve dilerdim ki,keşke bir yerde bitseydi.Ve böylece, en azından benim ona baştan yüklediğim değerler tükenme noktasına gelmezdi.Onun için artık günlüğüme "yokluğunu aramıyorum,varlığından ise usanmıyorum" diye yazmazdım.

Dahası buraya bir şeyler ekleme gereği duymazdım.Aber das war der einzige Weg,dass sie und ihre Generation fassen können.
Her bireyin belirli özellklerinin olduğu iyi veya kötü , zeki veya aptal , enerjik veya uyuşuk olduğu yönünde yerleşmiş yalnış bir inanç vardır.Gerçek böyle değildir.Her fert az çok iyi,az çok zeki,az çok uyuşuktur.Yoksa falanca filancaya iyi,kötü demek doğru değildir.Bu zemide insanlar ırmaklara benzer.Su her yerde birdir ama özellikleri aktığı yere ve zamana göre değişir.Bazen genişler bazen daralır.Bazen berrak , bazen bulanık akar.Bazen ılık bazen soğuktur.Her insan üzerinde insanlara özgü bütün niteliklerin tohumlarını taşır.Bazen bu tohumlardan falan filan tutar,açılır serpilir ve diğer bir kısmı olduğu yerde örtülü kalır.

Diriliş
Tolstoy

2

Psikiyatri servisinin karşısında ki parkta oturuyorum.Arkamda göğüs hastalıkları binası uzanıyor.Onu bekliyorum.Viziteden çıkmasına henüz bir yarım saat var.Ben ise 2 saattir buradayım.

Buraya ilk geldiğimde , önce İç Hastalıkları ve Merkez Labarutuvarın olduğu binaya girmiştim.Polikinliklerin önünden geçerken boş oturma koltuklarına göz atıp, dermatoloji kliniğinin bekleme odasında kendime bir yer bulmuştum.Belki bir yarım saat sonra buradan kalkıp göz hastalıklarının dışındaki taburelere yasladım sırtımı. Tekrar dışarı çıkmadan önce ise alt kata , tahlil yaptırmak için bekleyenlerin yanına indim bir süreliğine.

Eski bir alışkanlık bu bende . Paşa da yaşarken de gelirdim buraya.İnsanları, yardıma ihtiyacı olan insanları seyrederdim saatlerce. Başlarda hepsinin çok masum olduklarını düşünürdüm,sonraları ise bunun mümkün olamayacağını aklıma kazıdım.Kendimce insanımızın kodlarını çözmeye koyulduğum anlar oldu.Öyle geçici bir şeyde değildi . Başarabileceğimi inanıyordum.İsmail Cem'den , Doğan Avcıoğlun'dan heves aldım.Alev Alatlı'nın işaretiyle Cemil Meriç'i ciddiyetle okudum ve yazdıklarının "boş" olduğuna karar verdim.

Sonunda yine kendi başıma kaldığım bir anda devlet hastanelerinin bahçesinde , bekleme salonlarında ya da hasta odalarında ilk dikkatimi çeken şeyin ne olduğunu fark ettim . “Yokluk”. Varsa yoksa "yokluk" göze çarpıyordu oralarda.

O yokluk insanları uçuruma sürüklüyor, tabiatlarında ki zehiri ortaya kolayca saçıyordu.O yokluk bir çoğunun onurunu ayaklar altına alıyor,hak etmedikleri davranışlara maruz kalmalarını neden oluyordu.O yokluk bu insanlara boş vermişliğe ve umutsuzluğa gebe ediyor , onları sisteme midesinden bağlıyordu.

Gelmesine az bir zaman var . Posta kutuma düşen mektubunu tekrar düşünüyorum.“Eve döndüğünde buluşalım “ . 5 yıl sonra ve ilk defa . Aklımda çoktan unuttuğum , ya da unuttuğumu sandığım şeyler var . Geride kaldığını düşündüğüm , ve benim için önemi yitiren,devam eden hayatımda artık bir yer işgal etmeyen şeyler . Peki burada napıyorum ben ? Geçen haftadan beri beni heyecanlandıran neydi ? O telefon konuşmaları ? "Ben de seni özledim bebeem" demeler.Boş bir heves .Buraya gelene kadar fark etmediğim boş bir heves.

Yerimden kalkıyorum ve Yusufpaşaya doğru yürümeye başlıyorum. İçimde beni kesin anlar umudu var . Bu yüzden telefonumu kapatıyorum . Laleliye varana kadar berbat bir suçluluk duygusu benliğimi sarıyor.Hislerimi hafiletmek için ara sokaklara dalıyorum.Beyazıt'a ulaşana kadar üzerime hafif bir rahatlama geliyor , ama yeterli değil . Sonra bir an aklıma bana şimdiye kadar “sen adam olmayacaksın” diyenlerin boğazını sıkabileceğim fikri geliyor. O nasıl bir ferahlıktır öyle . Hemen Sultanahmette ki bir çay ocağına oturuyorum ve not defterimi çıkarıp bir liste yapmaya başlıyorum . Başlık "götoşlar" ...

Temmuz 2010
İstanbul

Der Schwarze Obelisk*

Neyin doğru neyin yanlış olduğunu sadece tanrı bilebilir. Ama oda tanrı ise zaten yanlış doğru diye bir şey yok demektir. Tanrı her şeydir ve her şeyde tanrıdır. Onun dışında olabilecek bir şey var olabilmiş olsa idi,ancak bu yanlış olabilirdi. Fakat tanrının dışında ya da karşısında bir şey var olabiliyorsa,o zaman tanrıda sınırları belirtilmiş bir tanrı olurdu.Sınırlandırılmış bir tanrı ise artık bir tanrı değildir.Öyleyse ya her şey doğrudur ya da tanrı yoktur.

Remarque