Das Muittin - Soljenitsin Problem
Das Muittin - Persil File
Yani prensipte rüyalarimin her zaman Kate Upton veya adini bilmedigim ( bir sekilde resimlerinden ya da videolarindan tanidigim ) bayanlar tarafindan dönüsümlü olarak süslenmesini bende istiyorum ; ama yetistigim cevre sartlarini göz önünde bulundurunca, gecenin bir yarisi yataktan " Persil " diye firlamaminda bir sebebi var
That will teach you to give a f*** when it ain't your turn to give a f***
"There is nothing wrong with your television set. Do not attempt to adjust the picture. We are controlling transmission. If we wish to make it louder, we will bring up the volume. If we wish to make it softer, we will tune it to a whisper. We will control the horizontal. We will control the vertical. We can roll the image, make it flutter. We can change the focus to a soft blur or sharpen it to crystal clarity. For the next hour, sit quietly and we will control all that you see and hear. We repeat: there is nothing wrong with your television set. You are about to participate in a great adventure. You are about to experience the awe and mystery which reaches from the inner mind to — The Outer Limits." - fucking beatiful
Bir İnsan Doğru Bir İş Yaptığını Anlayabilir mi?
Ben de kendimi 11 Mayıs günü bu mutlu halde buldum: Türkiye 18. Uluslararası Petrol ve Doğalgaz Kongre ve Sergisi düzenleme kurulu beni katılımcılara bir konferans vermem için davet etmişti. Konferansım Akdeniz çevresinde enerji güvenliğiydi. Konferansım esnasında, bu konudaki önemli sorunlardan birinin politikacıların cehaleti olduğunu söyledim ve 19. yüzyılda dünyayı yönetenlerin günümüz politikacılarına nazaran daha bilgili ve görgülü kişiler olduğunu vurgulayarak Reform Kanunu’nu Britanya Parlamentosu’ndan geçiren Lord Russell’ı (büyük filozof Bertrand Russell’ın dedesi) bir örnek olarak verdim (mesela Avusturya’da gelmiş geçmiş en büyük jeolog Eduard Suess’ü üniversitenin itirazına rağmen profesör atayan büyük eğitim bakanı Kont Leo von Thun-Hohenstein’i de verebilirdim).
Bu sözlerim en ön sırada oturan bir AKP milletvekilini pek kızdırmış ki, yerime oturur oturmaz kendini takdim etmek ihtiyacını bile duymadan, beni zengin kollayıcılığı ile suçlayarak, demokrat bir insanın bunları nasıl söyleyebileceğini anlayamadığını ifade etti. Ben de kısaca demokrat olmadığımı söyledim. Onun üzerine vekil bey pek hiddetlenerek «o zaman sen faşistsin» dedi.
Kendisine bilimde demokrasinin yeri olmadığını, mesela bir nükleer santralda hareket eden nötronların parlamentolardaki oylamalardan en küçük bir şekilde etkilenmeden insanları öldürebileceklerini anlatmama da böylece imkân kalmadı. Akşam eve gelince, Oya, sevgili dostum ve deli doktorum Kerem Doksat‘ın, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden bir zatın beni Türk düşmanı ilân ettiğini bildiren mesajını iletti. Bu zat benim Türkiye’de gördüğüm ahlak düşüklüğü üzerine yazımdan alıntılar yapmış, bunu da Sefa Kaplan‘ın yazdığı, yaşamımı anlatan kitapta ailemin kökeni ile ilgili olan sözlerimle ilintilendirerek, Avrupa sömürgecisi zihniyetine sahip bir Türk düşmanı mason olduğuma yormuş.
Kerem tabii bu zırvalıklara pek hiddetlenerek bu zata bir cevap oturtmuş. Kendisine teşekkür ederek, böyle saçma sapan şeylere kıymetli vaktini harcadığı için üzüldüğümü söyledim. Benim Atatürk’ün tanımladığı tipte bir Türk milliyetçisi olduğumu herhalde artık sağır sultan bile duymuştur. Ateist olduğum için de mason olmam zaten mümkün değildir. Halbuki bana saldıran zat tam tersini iddia ediyor, zira milletim hakkında, kaynaklarını da belirterek yaptığım tespitleri bir müfterinin iddiası sanıyor (ancak her masonu niçin otomatikman Türk düşmanı farz ettiğinin sebeplerini söylemiyor). Eleştiriyi ise hakaret sayıyor. Farkında değil ki ben milletimin olumsuz yanlarını belirterek bunların düzeltilmesi gerektiğini vurguluyorum. Sanırım bir bilim insanı ve üniversite öğretmeni olarak görevim de budur.
Burada vurgulamak istediğim Ankara’daki AKP vekili bey ile İstanbul’daki Atatürkçü Düşünce Derneği üyesinin düşünce şekillerindeki ortaklıktır: Her ikisi de ellerine geçen bir veriyi içeriğine yerleştirerek değerlendirmekten âcizler. Verinin kendi kafalarındaki şablona uyan parçalarını alarak, mevcut şablonlarını doğrulamaya çalışıyorlar. Halbuki yeni bilgi edinmek demek, bir insanın kafasındaki şablonu değiştirebilmesi demektir. Her ikisi de bundan âciz.
Ankara’daki vekil bey, politikacıların cehaletine yaptığım vurguya «ben İngiltere’de de okudum» diyerek karşı çıktıydı. Ama diplomanın bir insanı bilgisizlikten kurtarmaya yetmediğini öğrenememişti belli ki.
Işte Atatürk bizlere modern kafalar vermeye çalışırken aslında yapmak istediği, öğrenmeyi öğrenmemizi temin etmeye çalışmaktı. İşe bakın ki bunu ne Kemalizm karşıtı bir AKP üyesi ne de sözümona Kemalist bir derneğin üyesi anlayabiliyor. Bugün kurtulmamız gereken en büyük sıkıntı işte budur´
Celal Sengör 24.06.2011
Feynman´dan Din Üzerine
Mektuplariyla Feynman, s 551-552
Kara Murat
Italikler:Cem Yilmaz
Edinburg Dükü
Bence sanatsal filmler izlemeyi birakmaliyim.Cünkü daha film bitmeden verilen mesaji anlamaya calismayi bir kenara birakip, kendi mesajimi yaratma ugrasi icerisine giriyorum.Mesela Haneke´nin Der Siebente Continent ni izledikten sonra , bir süreligine Londra´da yasayan, ve bazen sütlü 5 cayini icmek icin Budapesteye giden bir Ingiliz asilzadesi gibi davrandim.Hatta aynanin karsisina gecip, ellerim belimde en british aksanimla nasil daha güzel ´how dare you´ diyebilirim diye provalar yaptim.Oysa hakkinda yazilanlara bakilirsa film modern topluma elestiri yönelikli bir bakis acisina sahipmis.´Hayatin anlamsizligi, bireyin cirpinislari....
Lemmy Winehouse
Not: Soldaki kötü , sagdaki iyi olan
Anomali
Yaslanmak
No Code

Anadili ingilizce olmayan birisi bu dili konusurken , eger ´something like that´ , ´because of this´, ´yeahh´ ya da ´ay dont nov´ ve ´ay dont ker´ i arka arkaya söylerse bende aniden oradan uzaklasma hissi dogar . Ayni his Zeitgeist i ya da her hangi sistem elestirisi odakli bir belgeseli izleyipde olayi cözdügünü inanan ve hevesle bir seyler anlatmaya calisan arkadaslarin cevresindeykende ortaya cikar.Ve ne zaman bir yazida vengeance , wallhalla, valkry , warriors , kingdom,dragons ya da thundercat gibi kelimelerden birini görsem o anda o yaziyi okumayi bir kenara birakip fatmagülün sucunu izlemeye baslarim. Cünkü biliyorumki kesin törenli, ayinli, pelerinli ,orta dünyali , belki tapinak sövalyeli bir seylerden bahsedilecek ve ben Karabüklü oldugum icin yine hic bir sey anlamiyacagim.
Kral Zaptiye
Bence Türk polisi Hakan Süküre benziyor.Biraz morale ihtiyaci var.Cünkü ancak o zaman inandigi gercekler dogrultusunda basta imkansiz gibi görünen olaylari aydinliga kavusturabiliyor.Bununla birlikte Hakan´in 2002 Dünya Kupasinda ki felaket performansi ile polisin senelerce daha özerk bir üniversite icin gösteri yapan ögrencilere ya da emeginin karsiligini biraz daha fazla alabilmek icin greve cikan iscilere ,memurlara tazyikli su yerine sadece normal su sikmasini hatirlamak istemiyoruz.
Nasil futbolu biraktiktan sonra milletvekili olan Hakan hepimizi sevince bogduysa ; bugün artik güvenligimizden sorumlu rambo ruhlu , biber gazli , coplu (daha uzun ,daha kalin ) insanlarin „karisik“ olaylara müdale ederken gösterdikleri cengervari davranislarda Türk Milletinin gögsünü kabartiyor.
Günesin Etrafinda
Cok önceleri yaptiklari bilimsel arastirmalar sonucu dünyanin yuvarlak oldugunu öne süren bilim insanlarina deli gözüyle bakildi.Onlari deli olmakla suclayanlar dünyanin merkezinde oldugumuza inaniyorlardi.Cünkü tanri bizi yaratmisti ve haliyle her seyin ekseni biz olmaliydik.Yüzyillar sonra,dünyanin yuvarlak oldugu,günesin etrafinda döndügü ve daha binlerce galaksinin bulundugunun artik reddedilmez bir gercek olarak ispatlanmasina ragmen , hala evrenin merkezinde olduklarini ve her seyin etraflarinda döndügünü düsünen insanlar var.Bunlar cahil hayalperestler degil,hirsli ne yaptiklarini bilen,oyunu kuralina göre oynadiklarini düsünen iktidar sahibi insanlar.Dünya üzerinde agirlik etkisi olan insanlar ve bu agirliklarini insanlari cehalet icinde tutmak icin kullaniyorlar.21 yüzyilda oldugumuzu farketmemiz gerek,gücsüzleri,aciz insanlari manipüle etmeyi, ömrünü adamis olanlari tanimaliyiz.Kendi kendimizin efendisi olmak icin ne gerekiyorsa onu yapmaliyiz.
Kültür Evet,Peki Ya Uygarlık*
Kavram kargaşaları,toplumların konumunu en iyi yansıtan aynalardan biridir.Çünkü kavramların rastgele,kimi zaman orada kullanılması şık ya da uygun kaçacağı için,hangi anlama geldikleri doğru dürüst düşünülmeden kullanılması bütün bir toplumun kafa karışıklığının en yanılmaz göstergesidir.Bilindiği gibi ne zaman başımız sıkışsa kültürümüze atıfta bulunuruz.Ne zaman ,özellikle başka çevreler ve ortamlar karşısında yeterince çağcıl olmadığımızdan kendimizi biraz mahçup hissetsek , hemen köklü kültürümüzün torbasını ortaya dökmeye kalkışırız.
Geçmişi çok eskilere uzanan bir kültürümüzün bulunduğu elbette doğru.Bu niteliğiyle , kültürümüzün kökleşmiş olduğuda tartışma götürmez.Peki ama kültür , tek başına yeterlimidir bir yerlere , daha açık deyişle çağcıllık çizgisine varabilmemiz için.
Elbette hayır.Çünkü dünyada zaten kültürsüz toplum yoktur.Her toplum belli bir geçmişi ve bu geçmiş boyunca -şu ya da bu yönde- üretip eyledikleri bulunduğuna göre ,her toplumun kendine göre bir kültürü vardır.Bu bağlamda kültürler arasında örneğin yaş,çeşitli uygulamalar,inançlar ve davranış biçimleri bakımından bazı ayrımlar elbette yapılabilir.Ama genelde kültürsüzlük söz konusunu olmıyacağına göre, kültürlü olmak , tek başına ne bir anahtar, ne de bir çağcıllık belirtisidir.
O halde nedir çağcıllığın göstergesi ve ölçütü ?
Bir kültür ortamının ne ölçüde uygar kullanılabildiği.
Bu açıdan -aralarındaki bağın yoğunluğuna karşın- kültür ve uygarlık kavramları arasında asla gözden kaçırılmaması gereken bir ayrım var.Çünkü uygarlık , bir kültür ortamının vardığı -ya da varamadığı ! - belli bir aşamayı dile getirir.Bu aşama , yani uygarlık , günümüzde " bir toplumun kültürel yaşamında ve belli bir zaman diliminde , bilim ve teknikte belli bir aşamaya varılmış , her alandas kurumlaşmaya gidilmiş,politik yaşamda demokrosi ilkesinin benimsenmiş,temel hakların ve özgürlüklerin sağlam güvenceler altına alınmış olması"
Ve yine günümüzde toplumlar ve devletler , uluslarası alanda ve kuruluşlarda kültürlerinin eskiliğine değil,ama yukarıdaki anlamda ne ölçüde uygarlaşabildiklerine bakılarak değerlendirilir.
Ahmet Cemal
Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor (s132-133)
Mutsuzlugun Zirvesinde Olmak

Mutsuzlugun zirvesinde olmak ancak dip köse temizlik yapmakla gecistirilir.Insan mutsuzlugunun zirvesindeyken siginacak bir omuz arar , ama birden karşına vileda,domestos,cif ve sarı bezler cikar.Onlar bulunduklari yerden `Biz buradayız peki ya sen neredesin` derler . Dayanamazsiniz , kaptigin gibi viledanin sopasini bir hirsla yerleri cift su paspaslamaya baslarsin.
Übungen zu BodenFels Mechanik

Kibarlik Olimpiyatlari

Yalanciktan kibarlik olimpiyatlari diye bir şey olsa ; bizim ülke bayanlar kategorisinde kesin basa oynardi.Kazanmak icin yapmamız gereken tek şey yarismak isteyen adaylari doğru kriterlere göre belirlemek.Eger firsatini bulup olimpiyat komitesinde kendime bir yer bulabilseydim ; yaşı 25 olup da yaptıgı makyaj ile 40 gibi gösteren , boyu 1.50-1.60 arasında degisen , çogunlukla topuklu çizme veya ayakkabi giyen , ufak yüzlü,ince kaşli , göbekli , bol parfüm kokulu ve metrobüste seyahet etmeyi sehvetli bakislariyla bir ayricalik olarak gösteren ablalari secer ve dünyayı dize getirirdim.
Subat 2011
Istanbul
BMG-101
Fırsatım olsa , teknik üniversitelere ek giriş sınavı olarak bu uygulamayi koyardım.Sınavın isminide BMG-101 (Bulaşık Makinasına Giriş-101) yapardim ki , öğrenciler sınav ertesi aralarında tartışırken sinavin uzun ismini söylemekle vakit kaybetmesinler.
Yemek Masası
Bazen yalnız başıma kaldığımda kendime sararım.Cevabını bilmediğim sorular sorar, camdan dışarı bakıp , sokaktan geçen entarisi güzel hatunları sayarım.Niçin yaşıyorum ? , Hayatın anlamı ne ? , Julia'yı arasam mı ? Top 3 dür.Kafam karışır çoğu zaman.Yapacağım şeyleri unuturum ve bilmeden önce den hazırladığım pırıl pırıl planları çöpe atarım.Sonra da mutfağa giderim.
Ben oradayken genelde komşularım dan biri jet hızıyla içeri girer.Ses hızıyla yemeğini hazırlar.Ve ışık hızıyla odasına döner.Onların arkasından ağzımda kaşıkla hayran hayran bakarken , aklıma henüz cevaplarını bulamadığım soruların üzerine yenilerinin de eklendiği gelir.
Herkes odasında bir şeyler ile meşgulken , ben nasıl mutfak da oturup sadece yemek yiyebiliyorum ? , Odam da yemeğimi yiyebilecek bir neden niçin yok ? , Yemeğim bittikten sonra tabağımı,çatal ve kaşıkları sudan geçirip bulaşık makinasına yerleştirecek zamanı nasıl bulabiliyorum ? , Masanın ya da ocağının üstünü kirli bırakmışsam , onları temizlemeden ayrılmamamda bir keramet var mı ? , Niye benim komşularım gibi yoğun bir programım yok ? , Düşük yoğunlukta yaşamamın sebebi çok makarna yemem mi ? , O yaş mayayı niye almıştım !!! ...gibi
Odama dönmem biraz zaman alır.Önce,teybe bir Ümit Besen kaseti koyarim ve sonrada bir kez daha her şeyi unutabilmek için çabalarım.
Uzaylılar
Sırf Carl Sagan okudugum veya Kosmoz'u izledigim icin degil ama , düne kadar uzaylilarin varligina inanmazdim.Oysa yanilmisim.Dün,Fiziksel Kimyanin Laboratuar dersi icin sınıftaydim. Ders icerigi hakkinda bilgi alırken elemanlarin (sözde profesör ve arastirma görevlileri) garip davranislarından ve dersin karmasasindan sunu cıkardim : Bence Alienslar uzun zaman önce dünyamiza inmisler.Ama onlari kimse siklememis.Bu yüzden insanligin aydınlık yüzünden intikam almaya karar vermişler.Hic yokken ortaya fiziksel kimya diye bir sey cıkartıp senelerce bunu gelistirmekle mesgul olmuslar.Basardiklarini anlayinca da , komsu gezenlerden getirdikleri insan formunda ki issiz gücsüz garibanlari dünyaya salip , fiziksel kimyayı global bir iskence aracı haline sokmuslar.Suan itibariyle basarili olduklarini söylememek icin bir neden yok.Daha fazla gec olmadan (mümkünse önümüz de ki Salı Avusturya saatiyle 10:15' a kadar ) dünyamızı ele gecirmek isteyen uzaylılara karsı harekete gecmeliyiz.
Taşınma
Bir zaman hayatımda hiç bir zaman yanımdan ayırmayacağımı düşündüğüm kitaplar vardı.Uyuyamadığım gecelerin birinde elimdeki bu kitaplara tekrar göz attım. Sadece altını çizdiğim denemelerle sınırladım okumamı.Fark ettim ki 3-4 sene önce okuduğum bu kitaplarda ki çoğu şey ben de kendine bir yer edinmiş.Zaten başlangıçta da amacım bu değil miydi ?
Yaşım ilerledikçe daha bir "dude" oluyorum.Önemsemediğim den veya umursamadığım dan değil,sadece her şey çok çabuk değişiyor ve benim bütün bu olanlara ayak uydurmak gibi bir derdim yok.Bence insanın kendin ahlakını yarattıktan sonra hayatta yoluna bildiği gibi devam etmekten başka bir şey yapması gerekmiyor.
Gittikçe eşyalarımın çoğalması canımı sıkmaya başlamıştı.Bir oda , 13m2 bir odaya sığamıyordum artık. Bir çalışma masası , arkasında duran yatak , dolu raflar ve sokaktan alma uyumsuz mobilyalardan oluşmuş bir odada ve bir öğrenci evinde konaklamanın romantikliği kalmamıştı.Bu yüzden bir apartman dairesine taşındım tatil dönüşü . Bu sefer daha büyük 36m2 olan bir odam ve 3 tane de komşum var.
Şu aralar aslında 3-4 ay önce başladığım tasnife devam ediyorum.Artık ihtiyacım olmadığına inandığım şeyleri çöpün kenarına bırakıyorum.Aralarında eski plaklar,önceden okuduğum kitaplar , dergiler ve bazı kıyafetler var.
Bir kaç günü kalmaz bu iş biter.Sonrası için bakalım görelim artık...
Yolculuk
Hayatta iki türlü insan var bana göre.Bir tanesi hayatı kendine göre yönlendiren,bir tanesi de hayata göre yönlenen insanlar.Genellikle hep ikincisi yaşar insanlar.Ben elimden geldiğince birincisini tercih etmeye çalışıyorum.Uzaklari seviyorum,gitmediğim yerleri hayal etmeyi seviyorum.Kafama koyduğum bir şeyi mutlaka gerçekleştiririm.Ama iyi ama kötü.Sonuçları sadece beni ilgilendirir.Hayat bana yaşadığın hiç bir şeyden pişmanlık duymaman gerektiğini öğretti.Kilometreyi her zaman sıfırlayabilir,konumum ne olursa olsun inançlarım uğruna her şeye yeniden başlayabilirim.Hırçın birisiyim.Özgürlüğümden ne adına olursa olsun taviz vermek istemem.Ama bir kere özgürlüğünüz eğer elinizdeyse yalnızlığınızın ve uçuş biletlerinizin cebinizde olduğunu bileceksiniz.
1
Kurumlaşma Kültürü *
Örneğin, bir toplumda hukuk devleti ilkesi kurumsallaşmışsa , bu o toplumda ve devlette artık her zaman her türlü hukuka aykırılığın üzerine gidileceği hukuk ve adalet ilkeleri doğrultusunda yaşamın bir toplumsal bilince dönüşmüş olduğu anlamını taşır.
Kültür sanat bağlamındaki kurumsallaşmalar için de bu düşünceler geçerlidir.Gerçi özellikle sanat söz konusu olduğunda ilk anda kurumsallaşmanın örneğin sanatsal uygulamaları zaman içersinde bir tür kemikleşme ya da kalıplaşma tehlikesiyle karşı karşıya bırakabileceği düşünülebilir.Ancak sağlıklı bir kurumsallaşma , mutlak anlamda değişmezleri içeren/içermesi gereken bir konum değildir.Bir başka deyişle düşüncelerin doğal devingenliği ile kurumsallaşma ilkesi, birbirine ters düşmez. İlke , yolu gösteren rehberdir, yolun haritasıdır ; o yoldan nasıl gidileceğini toplumsal gereksinmeler doğrultusunda saptamanın ilkeye ters düşen bir yanı olamaz.Her kurumsallaşmada olduğu gibi , kültür ve sanat alanındaki kurumsallaşmalar açısından da asıl temel taşı niteliğindeki öğe , bir sürekliliğe yönelik inançtır.Çünkü kurumsallaşma , ancak zamanın akışı içerisinde , çoğu kez de örneğin tek bir kuşağın normal yaşama sürecini çok aşan bir zaman dilimi boyunca gerçekleşebilecek bir olgudur.
Bu bağlamda bir kurumun kurulması , önemlidir ama henüz kurumsallaşmanın kendisi değildir.Dahası ,bir kurumun salt kurulması , sonraki kurumsallaşmanın güvencesi bile sayılamaz.Çünkü böyle bir güvence , o kurumu oluşturanların ya da kuruma sonradan katılanların zamanla kurumu ne ölçüde kendilerinden-öte görebilecekleri , somut sonuçlarına belki kendi yaşam süreleri içerisinde tanık olamayacakları katkılarda bulunmaya ne ölçüde hazır olacakları ve belki hepsinden de ötesi, gerektiğinde kendilerini kurum yararına ne ölçüde geri çekebilecekleri gibi noktalardan bağımlıdır.
Ülkemizde çeşitli alanlarda yeterince kurumlaşılamadığından yakınılırken , yukarıdaki düşüncelerin göz önünde bulundurulmasının kesinlikle gerekli olduğuna inanıyorum.Uygar ülkelerde kurumlaşmaların tarihine bakıldığında göze çarpan ilk özellik , başarılı kurumlaşmaların temelinde hep Ben ve Kurum arasındaki çeşitli duyarlı dengeleri çok sağlıklı kurmuş bireylerin yattığıdır. Eğer demokrasinin gerçekten iyi işlediği ülkelere ön yargısız bakılacak olursa , o ortamlarda politikacıların görevden ayrılmaya göreve gelmekten farklı saymadıkları , bu yüzden de çoğu kez görevlerinde büyüyerek ayrıldıkları görülür.
Demokrasiye gerçek anlamda kurumsallaştırabilecek bilinç , ancak böyle bir bilinç olabilir.Ve böylesi , yalnız demokrasi için değil ama bütün kurumlaşmalar için olmazsa olmaz niteliğinde koşul olan bir bilinçtir.
Ülkemizde temelleri nice umutlarla atılmış türlü kurumların , zaman içerisinde kurumlaşmanın eşiğinden adım bile atamadan son bulmalarının ya da yozlaşmalarının temelinde hep, “Kurum olsun” diyen ama gerçek kurumlaşma ve onun koşul kıldığı bireysel özveriler, anonim kalacak katkılarda bulunmaya gönül indirmeler üzerinde düşünme gereğini duymayan kişilerin bulunduğunu söylemek , sanırım bir abartma olmayacaktır !
Ahmet Cemal (Bizi Yaşatanlar Öldürenler S57-59)








